-
Hatır için
Rahmetli anneannem, ben küçükken bir şey yapmak istemediğimde;
-“Kızım, hatır için çiğ et yenir.” derdi.
Hatır için susmayı, hep idare etmeyi öğrenen biri oldum. Yine de çok sabırlı sayılmam. Ama hep orta yolu bulalım, ortalık karışmasın derdindeyimdir. Bugün, bir defa daha fark ettim. Hatır için yediğim çiğ etler artık karnımı ağrıtmaya başlamış…
Bir gün bir yerlerden patlar dediğim ne varsa, arkamdan geliyor. Yaşadığımız günleri de temize çekmek lazım. Ama hep bir kalan, giden var. Mübarek veresiye defteri. Hatır için veya kadın olduğum için hep ben idare etmek zorundaymışım gibi hissetmişim, hissediyorum…Bana biçilip, hayır ben aslında tam da öyle değilim diye yırtındığım, ama çok söylediğim için artık anlamını kaybetmiş kendimi anlatmanın beyhude bir çabası içinde olduğum zamanlarla beraber, çoğunlukla susup, arada patlamalar ile beraber hatır için çiğ et yemeye devam ediyorum. Aslında görmek istediğim en son kişi ile o hiç olmak istemediğim resimde, acaba o kapıdan hiç geçmeseydim dediğim zamanları geçmişe hızlıca gidip gelerek muhakeme ediyorum. Neden mi yazdım bunları? İnsan, sevdiği birinin hatırına, birinin kaprislerini, mutsuz eden her türlü lafını, bir türlü memnun olmayışını sineye çekiyor ve karşısındaki, buna mecbur olduğunu söylüyorsa, acaba benim neden sadece basit bir gönül alma, hatırlanma gibi ayda yılda bir aranıp sorulacak değer verdiğim insanlar yokmuş gibi davranılır? Biliyorum cevabını, benden dolayı. Ne kadar çok verirsen, o kadar çok alıyorlar. Aman sorun olmasın. Bu da böyle oluversin madem diye diye. Sonra patlıyor, patlıyor, ağrıyor karnın işte… Eskilerden bir yazı, paylaştım gitti. Nisan 24, 2023, Kütahya Zafer Havalimanı #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar -
Ne önemi var ki?
Aslında, ellerim yıkamaktan perişan, kapı kollarını, telefonumu kolonya ile sürekli silmekten, işten gelen kocamı ve kıyafetlerini risk gibi görmemden, ara ara hata kodu bilmem kaç verdiğimden bahsedecektim. Ama hepsi bana çok lüzumsuz geldi.
Bizim için çalışan, zor günlerde yanımızda olan ve olacak sağlık çalışanlarımız, biz sıcacık evlerimizdeyken, her türlü hizmeti aksatmadan bize sağlayan her alandaki değerli insanlar, sizlere müteşekkiriz. Tüm kalbimle “iyi ki varsınız” diyorum. Bu dönemde, ailesinin bakımı için çalışmak zorunda olan ve işi artık olmayan insanlar için de ayrı bir üzüntü duyuyorum. Hepimizin birileri için yapacak birşeyi muhakkak vardır. Bizim de durumumuzun ne olacağı hiç bir zaman belli olmayabilir. Ben hep şöyle dua ederim. “Allah’ ım, bugünümüzü aratma, gördüğümüzden geri koyma ve ihtiyacı olan insanlara yardım etme fırsatı ver” . Elbet, nice güzel dua vardır. Öyle güzel, içten edileni vardır ki, duanın söylenişindeki naiflik insanın kalbini titretir. Bu da benim dualarımdan biridir. Yarın “Miraç Kandili” . Allah’ ım sevdiklerimizle nice kandillere eriştirsin hepimizi… Fotoğraf,#evdekal günlerimizden, Bu portakalları keserken, çocuklara durmadan alternatif sunduğumu fark ettim. Mesela, portakalları elma gibi mi, halka halka mı keseyim ya da pilavı kase ile şekilli koyayım,nohutu üstüne mi etrafına mı gibi sorular soruyorum. Sonra da, şükretmiyorsunuz diye kızıyorum. Halbuki, bu konfor alanını onlara ben verdim. Bu da bambaşka bir konu. Zaten bu aralar ne önemi var ki… -
Pandemi vol. bilmem kaç
Yeşil, görünmeyen bir virüsten kaçıyoruz. Görmediğimiz, etkisinden korktuğumuz o yeşil musibet için farklı farklı terminolojiler hayatımıza giriyor. Yakından eğitmekte zorlandığımız oğlumuzu, uzaktan eğitmeye çalışıyoruz. Fotoğrafta da görüldüğü gibi, odada kürt çalıyor, çingene oynuyor. Ben de, ortaokul Eba TV seyrediyorum. Seyretmesi gereken oğlum, kardeşiyle kavga ediyor. Asla şikayet etmiyorum ancak belirsizlik zor. Aklım, anamız, babamızda, evlatlarımızda. Eve gelen kocamı, kolonya ile karşılayıp, kontrolü elde tutmaya çalışıyorum. Kapıyı çamaşır suyu ile silip, yere çamaşır sulu bez koyuyorum. Tezgahı birkaç defa çamaşır suyu ile silip kolonya döküyorum. Çocukları evde oyalama etkinliklerine de, temsili garip bir kuş gibi bakıyorum. Benim işim bitmiyor ki, ne etkinliği . Eskiden ne güzelmiş günler dedik arkadaşımla konuşurken. Yine güzel olsun, Allah’ ım bu günlerimizi aratmasın. Dualarımız kabul olsun. Evet duaya da çok ihtiyaç var. Tükettigimiz, yıktığımız, değersizleştirdiğimiz her şey için, sanki biz bu günlere geldik. Hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağı dünya. Herkesin söz birliği ettiği bu laf, beni çok korkutuyor. Sağlıkla kalalım…
-
Pandemi Vol.bilmem kaç
Gözümü kapatıyorum, herkes bir odada, ne yapacağını bilmeden bir yerlere koşturuyor. Adı çaresizlik bu koşturmanın. Tüm dünya, ne yapacağını bilmez halde ya saçmalıyor, ya ağır bir görev ile üzerindeki yükü kaldırmaya çalışıyor, kimileri hariçten gazel okuyor, kimi işinin, aşının peşinde. Gemi açık denizde bilinmeze gidiyor. Çizgi filmlerdeki gibi, ufukla birlikte gözden yitip gidiyor sanki. Her güne ümitle uyanıyordum, ancak her yerde felaket senaryoları geziyor. Sanki sosyal medyaya bakmadan hiç birşey öğrenemeyeceğim gibi, her fırsatta oraları kurcalıyorum. Bunlar iyi günlerimiz diyor çoğu yerde, Whatsapp gruplarının hepsi felaket habercisi. İyisi olmayacak biliyorum da; kabahati bilgileri veren gruplara, sosyal medyaya atıyorum. Sanki onlar söylemese her yer bahar, her yer çiçek. Birilerine birşey olduğu zaman, vah vah tüh tüh deyip, kısa bir süre üzüldükten sonra çok önemli hayat telaşlarımıza dönüyorduk hepimiz. Şimdi sadece bekliyoruz. Dün neyimiz vardı ise, çoğu yarın olmayacak.
Bugün, küçük Mert, sırtımı kaşı anne dedi. Sonra seni seviyorum dedi. 1 yıldır uyutmayı
beceremediğim minik Kerem yine direnirken, bıraktım uyutmaya çalışmayı. İçime çektim kokusunu, ciğerlerimi sevgisiyle doldurdum. Uykusuz bir geceye doğru gözlerimi kapasam da, huzur buldum kısacık. Yarın sabah da umutla uyanmak dileğiyle… Hepimiz için, tüm hastalar için, şifa bekleyenler için, bu sefer gerçekten Allah’ıma el açıp, yakaran kullar için. Umut etmekten vazgeçmemiş olmayı diliyorum. Allah’ ım hepimizi korusun, esirgesin. -
Those were the days
Yeni evliydik. Henüz çoluk çocuğa karışmamış, Mehmet ile güzel bir yaz tatiline Cuma gününün akşamında, canım İstanbul’ dan çıkarak başlamıştık. Eskihisar-Topçular feribotuna bindiğimizi hatırlıyorum. Hatta martılar havada delice dönüyor, arabasından inenlerin çoğu, açık havada gitmeyi tercih ediyordu. Sanki Adalar vapurundaymışız gibi, şenlik içinde gidiyorduk. Rotasız yaptığımız, küçük ve güzel pansiyonlarda kaldığımız en güzel tatilimizdi. Olimpos’ a bile gitmiş, oradan kalkan günübirlik bir tekne turuna katılmıştık. Dönüşte korkunç bir fırtınayla birlikte, teknede yerlerde tutunmaya çalışarak, üzerimize vuran dalgalarla, zar zor kalktığımız kıyıya varabilmiştik. Hatta, orada tanıştığımız biri, dalgalar bize vururken, birbirimize sarıldığımız fotoğrafı tab ettirip, Mehmet’ in kendisini Ankara’da ziyareti esnasında vermişti. Her şeye rağmen, bu tatilden aklımda kalan tek şey, huzur, mutluluk ve sevgi oldu. Bugün de, aynı öyle bir günü hisseder gibi, 5 dakikalık çay molamda o günleri hatırladım. Nereden esti de, yad ettim bilmiyorum. Bu güzel hava, evdeki 3 çocuğun an itibariyle kavga etmiyor olması ve Kerem’ in ağlamıyor oluşu, kısa süreli mutluluk sebebim oldu. Allah’ ım, bu günleri bedenen ve ruhen sağlıkla geçirmeyi bizlere nasip etsin. Kalbimizdeki imanı arttırmayı diliyorum. İnsanları oldukları gibi, sıfatlarıyla değil ruhlarıyla kabul edip, kalbimizde ağırlayabildiğimiz eski, çok eski günlere yeniden dönmek nasip olsun. Her birimize.
-
Gayduru Gudduk
Her kurum neredeyse arşivlerini açtı. Gazeteler, devlet tiyatroları, televizyonlar vs. İnsanlar evde vakit geçirebilsin diye bazı uygulamalar ücretsiz olarak çoğumuzun kolaylıkla erişebildiği mecralar olarak ayağımıza geldi. Dün kesme tahtasında bir şey doğrarken, aklıma Mehmet bakkal geldi🙄Sonra araba sesi duydum. Babamın akşam 8′ de eve gelip park ettiği arabasının el freni sesini hatırladım.Görmesem bile, el frenini çekişinden , babamın geldiğini anlardım. Sonra, yahu bana ne oluyor bu aralar dedim. Hani olağanüstü günler geçiriyoruz kabul de, bu arşivi karıştırma işi nereden çıktı? Sürekli eskiden bir fotoğraf, bir koku, bir an aklıma gelip, o anımı ele geçiriyor. Kendi kendime şöyle yorumladım. Gelecek kaygısı, varolma güdüsü bana geçmişi sorgulatıyor, hatırlatıyor. Geleceği hiç bir zaman bilemeyiz de, bu sefer endişe var. Kiminde az, kiminde çok. Oradan, buradan, türlü türlü konulardan yazasım var. İlk, ortaokulda yazmaya çalışmıştım. Yazı büyükbabam hakkındaydı. Sinirli bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Yeni Türkçe’ ye düşkün biriydi. Yazıda da “tahsil” sözcüğünü kullandığım için yazımı eleştirmiş ve yetersiz bulduğunu, bu kelimelerin benim yaşıma yakışmadığını söylemişti. Daha güzel yazı yazan bir sınıf arkadaşım vardı. Onun yazısını çok yüceltmiş, beni hayal kırıklığına uğratmıştı. İnsan hafızası ne garip,nereden hatırlatıyor bana bunları. Sonra, lisede, kalplerimizin halen bir olduğunu bildiğim 4 kız olarak, kendimize, nevi şahsına münhasır bir grup adı bulmuş ve kendi içimizdeki bu birliğe yürekten inanmıştık. “Gayduru Gudduk”. Bizim yaşımızdaki kızlar, kendi dönemlerine göre olağan sayılabilecek hareketler sergilerken, biz platonik zevzeklikler peşinde, ota çöpe şiir, şarkı, düz metinler, methiyeler, yergiler, güzellemeler yazmak ile meşguldük. Yüzlerce eser bıraktık diyebilirim. Yazdığımız herşeyi, ama herşeyi ABUK olarak nitelendiriyorduk. Dışarıdan, çok kendi halinde görünen biz, bir araya gelince, herkes ve herşey hakkında şifreli, kafiyeli yazılar yazıyor, edebiyat akımları gibi, kendi çöplüğümüzün akımını buluyorduk. Sadece bizim anlayabildiğimiz, doğal olarak bizim çok gülebildigimiz günlerdi. Kimimize göre, halet-i ruhiyemiz çok sağlıklı değildi, ki bu da bir ihtimal. Bu yaz İstanbul’ daki evi taşırken, arşivden bulduklarıma halen gülerken, kızlarla da paylaştım. Hepimiz, yine aynı şekilde güldük. Geçmiş günlerin arşivleri, bizi üzebilir, güldürebilir, düşündüren olur, ağlata da bilir. Zira, bu günlerde, umudumuzu korumaya çalışmaktan ve çokça şükretmekten başka yapacak bir şeyim olmadığını biliyorum. Aklımı yerinde tutmaya gayret ediyorum. Haberler beni ürkütüyor. Düşüncelerim olumsuz olanları geriye ket vurarak, bana arşivleri hatırlatıyor diye düşünüyorum.
-
Yine Orhan Veli hatırlattı
Ezbere bildiğim şiirlerin sahibi Orhan Veli’ nin doğumgünü bugün. Bugün de twitter hatırlattı. Elimden düşürmediğim, beyaz kapaklı, yeşil beyaz bir kitaptı. Bir kediye, bir kadına, en güzel şehre, sefalete, garipliğe şiirler yazan Orhan Veli. En sevdiğim şairlerdendi. Bazen kısacık,üç satır, kiminin aklına mıhlanan şiirlerin sahibi. En çok İstanbul’ a ve çaresizliğine yazdığı şiirleri aklımda. Her sayfasını ezberlemiş, aklımda tutmuştum kitabının. Kitabı da, taşınmalarla birlikte, bir koli şiir kitabı ile birlikte kaybetmiştim. Ezberlediklerim de yarım yamalak aklımda. Bu dünyaya, kendimizden bir eser bırakabilmek, anılabilmek ne kadar güzel. Bir arkadaşım var. Kendisi kitap yazacağım demişti. Sonra, zaman geçti ve Selma kitabını çıkardı. Hatta büyük bir AVM’ deki, yine zincir bir mağazadan son kitabı, ben aldım. Aynı gün okuyup kendisini aradım. Bana şöyle bir şey demişti. “Bu dünyada, benden bir şey bırakmak istedim.” Onun kurduğu bu cümle beni çok etkiledi. Sadece, ünlüler, göz önünde olanlar, makam, mevki sahipleri, bilim insanları, büyük icatların mucitleri mi iz bırakır? Bence tam olarak böyle değil. İlber Ortaylı, kitabında, döşemeci Hüsnü Diker’ den bahsetmiş. Hatta, bulduğu yöntemle Hüsnü Usta dikişi tabiri de, döşemecilerin lügatı arasına girmeyi başarmış. Bugün, yapılan pek çok döşeme işinde oldukça fayda sağlayan ve adını silinmez bir şekilde yazdırdığı bir buluş belki de. Herkes bir iz bırakmalı, şair de olabiliriz, iyi bir usta, iyi bir işveren, iyi bir yatırımcı da. Birilerinin aşına, işine, ekmeğine dokunmak da ruhuna dokunmak da buna dahil. Velhasıl, Orhan Veli’ nin yazdığı şiirlerle dokunduğu milyon kişiden, belki biriyim. (Bu yazıyı, yine diğer yazılar gibi, türlü hengame içinde yazabildim. 11 yaşında ilk gençlik yıllarına koşarak gitmek isteyen bir ön ergen çığlıkları ve gururlu 6.5 yaş ile huysuz 1 yaş eşliğinde zor şartlar altında ☺️ Tek canları sağolsun…) Bu da aç parantez, kapa parantez gibi bir şey oldu🙄) Not: Fotoğrafa bakıp umut doldum. Bugün sabah, odamın penceresinden çektim. Corona günlüklerinde açan bir meyve çiçeği olarak, gözümde ve gönlümdeki yerini aldı.
-
Mutlu yıllar Kerem’ im
Annelik benim için, mutluluk, endişe, kaygı gibi iç içe geçmiş duygularımla, sürekli sorma ve kendimi sorgulama durumu. Yeryüzünde, her anne evladına, kendi şartlarında annelik yapmaya çalışıyor. Kimi çocuğa, sadece bu yüzden şanslı diyor, kimine yazık diyip vahlandığımız oluyor. Kimi anne, çocuğuna bakabilmek için çalışamıyor, kimi, evladını yaz kış demeden pazar tahtalarının arasında büyütüyor, kimi anne, girişimci oluyor; kendi işyerinde bir oda yapıp, her gün çocuğunu yanında taşıyor. Kimi gündüz ayrı, gece ayrı bakıcı buluyor, yine de yorgunluktan dert yanıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek sayılabilir. Kimin daha iyi anne olduğunu kimse bilemez, sorgulamak da dışarıdan bakan gözün haddi değil. Her çocuk için kendi annesi en iyisidir. Bir dönem vardır ki, bu hepimizin hayatında elbet yaşanmıştır. Başkasının annesi daha güzeldir, daha ilgilidir, daha dahadır işte. Bizim annemiz eksiktir, ama başkasının annesi kusursuzdur. Bu dönemin kısa bir dönem sürmesi de isabetlidir. Çünkü anne, yaş aldıkça daha çok özlenendir. Ben geçen yıl, bu günlerde üçüncü defa anne oldum. Öncelerden, mesela ortaokul ve lisenin ilk yıllarında, var olup giden düzene kafa tutar, insanların tutum ve davranışlarının değiştirilmesi gerektiğini düşünürdüm. Herşey kolaydı, hem ne vardı, öyle yapılmasa, böyle yapılsaydı. Zaman geçtikçe, öyle olmadığını anladım. Bunu anladıktan sonra, ben asla öyle olmam, böyle yapmam dediğim her şeyi de yaptım. Üniversitede Düş Sokağı Sakinleri dinleyip, lisede iki varoluşçu yazarın söyledikleri kafana yatınca ya da dünyanın karşısında eğilmez gibi düşüncen ve temsili figürünle matrix filmindeki gibi durduğunu sanınca, birşeyleri değiştiremiyormuşsun. Anne olunca, her nerede olursan ol, aynı duygular seni başka bir insan yapıyormuş. Yapmam dediğin çoğu şeyi normal alıp, kendin başka bir insana evriliyormuşsun. Kendi kapasiteme göre zorlu bir yıl geçirdim. Muhteşem ve zor bir yıl. Başkaları belki daha iyi karşılayabilirdi. Ben zorlandım. Hep omuzlarımda bir ağırlık hissettim. Çok içselleştirdim herşeyi. Nadir zamanlarda oluruna bıraktım. Oğlum Kerem 1 yaşına giriyor. Bana göre, annelik yaparken biraz çuvalladım. Üçünün de gözünün içine baktım. Gözlerinin karasına bir ömrümü veririm, üçünün de. Biraz birinin, biraz diğerinin gönlünü yapmaya çalışırken hep birşeyler yarım kaldı. Bunları eleştirmek, yargılamak için yazmıyorum. Elimden gelenin en iyisini yaptım, yapmaya gayret ediyorum. Yanımda olan, olmayan, destek olan, olmayan herkes, iyi ki var. Herkesten birşeyler öğrendim. Alp için, ilk doğum gününde bir mektup yazmıştım. Mert’ e yazamadım.Kerem ilk yaşına girerken, onun şahsına da bir mektup yazabilecek miyim bilmiyorum. Fırsat bulup yazmayı kendimden diliyorum ☺️ Mutlu ve sağlıklı yılların olsun 3 numaram, kara kuzum👶🧿
-
Ben bugün oğlumu gördüm
Yüzyıllarca yaşayacakmış gibi uzun uzun üzüldüğüm zamanlar oluyor. Bazen öyle evhamlı, öyle bıkkın oluyorum ki. Bazı dönüm noktalarımız var hepimizin, keşke ardını görebilsem dediğimiz sahneler. Bir film vardı, sonra benzerleri de çekildi. Filmin adı “Sliding Doors”. Gywneth Paltrow oynuyordu. O metroya binseydi ne olurdu, binmeseydi ne olurdu diye gelişen olaylardı. Filmin ne girizgahını, ne sonucunu hatırlıyorum. Film bende sadece bir etki bırakmıştı. Kendim de, böyle düşünürüm bazen. Matematik yaparım ablamın dediği gibi, bir avucumda artılar, bir avucumda eksiler.(işletme, iktisat okuyanlar bilir, pros & cons). İşlemin sonucu beni kalben ve mantıken mutlu edecek mi diye tartarım. Beni mutlu etmeyen dönüm noktalarında yanlış toplamalar, çıkarmalar yaptım. Ama sonrasında şunu fark ettim. Bunların hepsi hayra çıktı. Hayır sandığımda şer, şer sandığımda hayır varmış meğer. Bu aralar, malum süreç, sürekli bir hesaplaşma hali, olanların yerine böyle olsaymış dediklerim ve en önemlisi de günlük çıkmazlar ile kendimi bunaltmayı başardım. Bedenen o kadar yoruldum ki, uykusuzluk canıma tak etti. Çocuklar, 13 Mart’ dan bu yana eski düzenlerinden ayrılar. Önce başlarda yaşanan korku, süreci kabullenmeye başlamaya doğru gidiyor. Biz de bir hale, yola girdik, gireceğiz gibi duruyor. Bugün yine çocukların çığlıkları, Alp’ in Mert’ e gücünün yetmesi, onu durmadan ağlatması, Kerem’ in sürekli içinden gelen ağlama isteği, geceleri ayakta gezmem derken, çok insani bir hisle bunaldım. Birkaç gündür zaten darlanmıştım. Sonra Alp’ i gözlemledim. Günlerdir beni bunaltan çocuk, ışık gibi parladı gözümün önünde. 2 gündür bizimle kendi isteğiyle sahur yapıp orucunu tutuyor. Kerem’ i oyalıyor, masayı benimle hazırlıyor. Havuçları soyup, bardağın içine güzelce yerleştiriyor. Sonra en çok hoşuma gideni, bir genç gibi evin içinde kendi keyif alanını yaratmış olması. İftardan sonra, büyük cam kupaya çayını koyup, kitabını okuması, Tommiks sevmesi, kapılara saçma sapan yazılar asması ve nicesi. Bugün, bu yorgunluğuma karşılık Allah bana çocuğunun büyüdüğünü gör dedi sanki. Birden önümde abartılı, ışıklı kocaman bir fener gibi çaktı. Sonra şükrettim sonsuz🙏
Gündelik, çözülemeyen sıkıntılardan bahsediyorum. İnsan göremiyor bazen karşısındaki ışığı. Allah,’ ım, her ana babaya, evlatlarının sağlıkla büyüdüğünü görmeyi nasip etsin. Bugün, ben oğlumu gördüm. Meğerse, ben onu gerçekte, çoğu zaman görmüyormuşum. -
Biraz Umut
İşin ilmine ermiş gibi yazamam, ahkam keser gibi konuşmayı deseniz, konuşamam. Belki anlık, kendi içimde yoğun bir şekilde hisseder ve duygu geçişini ancak kendime hissettirebilirim. O yüzden, ne yaptığım karalamalarda, ne de burada, öğrendim ki diye başlayan süslü cümleler kuramam. Sadece der, paylaşırım belki. Başlarda, yeni bir ruh halinden ötekine geçeceğimi, kısıtlamalara rağmen günlerin sular gibi geçeceğini tahmin edemezdim. Özlemeye nasıl dayanacağımı da mesela hiç düşünmemiştim. Her şey normale döner ve yaz yine başlardı. Ama eskiye dönmek zor gibi. Dün sahurdan sonra, babam geldi aklıma. Biz buradan gidince, çocukları sırayla koklar, kokularını içine çeker, sonra da anneme seslenir, ” Esiiin, ohh, tamam, bitti benim işim, bitti özlem der”. Ona göre özlemek demek, torunlarının kokusunu ciğerlerine doldurmak. O kadar çok an varmış ki yaşanan, en kıymetlilerinden hem de. Babamın bize yaşattığı, bize sıradan gelen bu an gibi. Bugüne kadar anlamamış, görmemişim. Bir arkadaşım, evinin balkonundan, binalar arasından görünen denizin fotoğrafını paylaşmış. Ah dedim, deniz kokusu geldi burnuma. İstanbul’ da Mehmet ile gittiğimiz açıkhava konserlerinde, denizden vuran esinti, çoook eskiden gittiğimiz Rumeli Hisarı konserleri, yaz mevsiminin, müziğin ve birlikte olmanın mutluluğu. Sanki bu günler hiç geri gelmeyecek gibi. Tabi bir de komplo teorileri var. Bunlara inanmak dahi istemiyorum. Her şeyi fotoğraf kareleri ile aklımda tutan ben, dokunmadan, kokusunu duymadan, hissetmeden nasıl yeni bir düzende yaşayacağımızı hayal edemiyorum. Çocukların bu düzende ne kadar çocuk olabileceklerini düşünüyorum. Bazı günleri çok sıradan hissederken, bazı günler mutsuz, bazı günler enerjik oluyoruz. Tabi aynı ev içinde birbirimizi etkiliyoruz. Onların gözüyle görebilince, daha umutlu olmak için sebepler buluyorum kendime. Bazen durmak, birşey yapmadan beklemek istiyorum. Sadece şu mübarek ayda şükretmek, şükretmek, şükretmek… Kavuşmanın kıymetini bileceğimiz eski güzel günlere doğru umut etmek istiyorum.
