• Köklerim

    İnsan, kökü olduğunu, yaşadığı sürece aslında biliyor. Ancak, idrak noktası diyebileceğimiz yaşlarda fark ediyor. Göre göre büyüyorsun. İçine işliyor, iyi veya kötü, normal olan veya aslında normal olmayıp birilerinin normali olan,ne var ne yoksa işte. Doğduğumuz günden, hayatın karşısında iki ayak üzerinde kuvvetle basabilecek yaşa gelene kadar, bir anlamda donanıyor, hem geçmiş mirasımız, hem de önümüze kattıklarımız ile belli bir yaşa geliyoruz. Bu sabah bahçede iki kişi vardı, ağaçları budamak için gelmişler. Ocakta çay kaynıyordu. Biraz konuştuktan sonra çayı ikram ettim. Çayı doldururken eşime;

    • “Rahmetli anneannemden böyle gördüm” dedim. Hele o evin inşaatı yapılırken, ne kadar zorlanmış, dedem hasta, işçilere kaç öğün yemek hazırlamış, “Hep dua ettiler bana” derdi anneannem. Eşim de;
    • “Biraz da işi iyi yapsınlar ” diye verilir dedi.
    • Öyle değil, dedim. Böyle gördüğümüz için böyle yapıyorum. Ben, bu düşünce ile kimseye bir şey ikram etmem. Komşumun evini tadilata geldiler, kaç gün çay, meyve, su, bisküvi taşıdım dedim.
      Ne farklı değil mi? İşte böyle böyle bir çay bile , kökümüzden ne kadar suyu gövdemize, yapraklarımıza almışız, ne kadarını toprağa vermişiz, anlatıyor. Şimdilerde, benim köklerim çok kıymetli geliyor bana. Daha erken gençlik dönemlerimde, tepeden bakardım. Birinin saygın olmasını belirleyen kriterlerim vardı belki de. Mesleği, dışı, konuşması derken, insanın özünü atıp geçmişiz. Daha gençken, kıymetini bilemediğim çok şey için ince bir keder duyuyorum. Konuyu bir yere getirmek için yazdım.
      Dışarıdan on numara beş yıldız gibi görünen hayatımda, oğullarımı büyütürken çok zorlandım, halen yolun çeyreğinde bile değilim ve çok zorlanıyorum.(her şey için sonsuz şükür ettiğimi söylememe gerek yok. Büyük oğlum, bize tepeden tepeden bakıyor, kökünü, nereden olduğunu unutuyor bence. Benim, zamanında görmemişim, kıymetini bilmemişim dediğim şeyleri, o aşağılıyor. Ona göre sadece, kendi doğruları var.
      ‌-‘Bizimkiler tutucu, geleneksel.” Bunlar onun lafları ki; kendimi hiç bir zaman böyle tanımlamadım. Lütfen bu yazıyı okuyup, geçecek yazmayın. Biliyorum ben de, eğer nasibimizde görmek varsa, geçecek ve göreceğiz. Ancak, keşke bilebilse oğlum, biraz anlayabilse diye, tek doğru olmadığını, herkesin farklı olabileceğini ve farklı insanların aynı sofrada buluşup, bunu, onları bağlayan tüm ortak değerleri için yapabildiğini. Benden daha iyi bildiği ve yapabildiği onlarca şey olduğunu biliyorum. Ancak biliyorum, insan kökünden su almaya devam etmeli, yaşamanın enerjisi gibi, içinde yaşayan bazı şeyleri kesip atmak olmaz. Arada bildiğim kadarıyla eskilerden bir şeyler anlatıyorum. Babama, sofradayken bir defa, anlatsana baba dedim. Nasıl geldin tuz kamyonunun tepesinde İstanbul ‘ a? Yazın derilerin yana yana, nasıl ekmeksiz kaldın, nasıl soğuktu o yurtlar, nasıl hayal kurmuştun o 4 kişilik aileyi balkonda oturur, sohbet eder bir şekilde gördüğünde? Alp de vardı. Anladı mı bilmem. Ben daha yeni biliyor, anlıyorum. Benim babam tamirci derdim ben mesela, önceden çekinirdim , tamirci derken. Şimdi, böyle protokol falan oluyor. Gururla söylüyorum.
      “Benim babam tamirci. ” Kazandığının her kuruşunu hak etmiş, ülkenin en iyi motor ustası. Bir tanesi daha yok. Yağlı tulumunu çıkarıp, en iyi markaların takımlarını giyip, en güzel otellerde konaklayabilen, hayata bakışı çoğu zaman bize sert gelse de, zamanla, “ne doğruymuş o zamanlar” dediğim. Hataları, sevaplarıyla babam. Bazen kızdığım, çoğu zaman büyük minnet ve hayranlık duyduğum. Keşke oğlum da bilse, insanın kökü taa derinde, gücünü ondan alıp, ileri atılmak için bir kuvvet, en büyük dayanak. Oğullarım ile çok konuşuyorum ben, hem de çok. Anlatamıyorum, yanlış yerden dalıyor olabilirim. Ama bitmeyecek bu çabam, yaşadığım sürece, bildiğimi, gördüğümü, kendi çapım neyse artık, elimden geldiğince. Bir gün onlar da bilecek, hissedecek. Yaa evet, annem derdi diye… #içimdengeldiyazdım#kendimenotlar Aralık 30, 2023 Uşak
  • Ketum

    Bu ara yazmaya çalışıp yazamıyorum. Elalem yine beni ele geçirdi. Hissettiğimi yazıp, o anlık duygunun birine geçmesinden imtina eder oldum…Beni yargılamasın artık o okuyan kimse, içimi görmesin, kimse artık. Kabuğum yeterince sert mi diye tekrar tekrar bakayım istiyorum. Görmesin kimse beni. Ben de “ketum” olayım. Kıymetli, kıymetsiz ben de örteyim üzerini istiyorum çok da lüzumsuz bir durumu. Belki böyle böyle, ben de pişerim, taş olur açmam kapımı kimselere diyorum. Sahi, insanın içi böyle mi taşlaşıyordu? Kapılarını kapatmayı insan, hem aklını hem de kalbini ardına kadar açtıktan sonra mı öğreniyordu? Unuttum sahiden. Ben de öyle oluyorum dönem dönem. Söz bu sefer, dönmem tavrımdan diyip, içime eski ben kaçıyor. Bakıyorum hoop, açılmış kapılar. Buyur gel diyorum… Nerede o inatçı, dik duruş. Olmuyor benden yani. Mayam böyle, evde pişen yemeğin kokusu 100 metre ötede. Al sen de tadına bak der gibiyim. Halbuki öyle mi çoğu kimse. Birbirlerine aslında nasıl baktıklarını, bana nasıl da mesafeli olduklarını görüyorum. Kimi zaman dertleniyorum bu lüzumsuz durumla. Bazen de, “sal kızım, gitsin” diyorum. Kapının ardı önemli. Hem içime açılan kapılar, hem de içimden kapanan kapılar. Gece gece nereden çıktı bu yazı, inanın bilmiyorum. Uyku tutmadı, belki de şu kapılar kapanınca, yine tuttum eleştirdim kendimi. Ne kendimi, ne çocukları mutlu edebildim bu akşam belki. İşte bir yerlerden geldi, kalemin ucuna kondu yine artık bir şeyler. Çok da önemli değil aslında, anlık, dedim ya, üzerinde düşünülecek bir şey değil, hatta hiç değil..Yine her zamanki gibi #içimdengeldiyazdım Eylül 28, 2023 Uşak

  • Guzummm, tatlı guzumm…

    İçimde deli bir yazma isteği. Yazıp da bir rahatlasam diye yazabildiğim kelimelerin peşi sıra gitme isteği. Tüm gerginliğe, tüm kaygılı ve asabi halime rağmen, iyi bir şeyler görebilmek için çabalayan hallerim. Tuhaf bir şekilde gelmeye ve geçmeye çalışan Eylül. Oysa deli gibi yazmak istiyordum. Dedim ya… Her akşam, her sabah evdeki ergen oğlumla bitmeyen kavgalar, sürekli ağlayan küçüğüm, tembelliğinden artık pes dedirten ortancam, sadece çabam ile yürüttüğüm insan ilişkileri, belirsiz gelecek kaygılarım ve aslında önümde göremediğim yolum. Böyle böyle anksiyetem var martavallarıyla oyalanırken ben, Eylül tüm hüznüyle geldi. Hesapladım, tam 6 yıldır seviyormuşum Eylül’ ü, aynı şekilde Ekim’ i, hatta Kasım’ ı. Ama sevemedik biz bu Eylül’ ü. Kulaklarımızda “guzum, tatlı guzum” feryatları, ince ince bir ananın çığlıkları… Yazdığım için beni kendimden utandıran satırlar. Yazma kızım dedim. Böyle mi olur sonbahar, ilk baharındayken, anasının çiçeği burnundaki civa gibi delikanlısı, sakalları kınalı gibi olmuş ana kuzusunun, acısı sadece anasının, babasının, kardeşlerinin, eşinin ve çocuğunun içinde mıh gibi kalacak olan acısı ile bizim biraz uzak, biraz yakından seyrettiğimiz, konuşsak konuşmaya utandığımız zamanlar, toprağın bile alırken belki ağladığı gencecik evlat… Bugün buralarda bir yerlerde kalsın bu yazı. Bugün de böyle, geçmeyen Eylül, hiç bitmeyen bu hafta. İçimizde bir enkaz, kalkmıyor, ağırlaşmış, çökmüş kalmış olduğu yerde. Bu sefer kelimelerim yetmedi gördüğümü anlatmaya, biliyordum zaten yetmeyeceğini. Bugün de böyle, ağır, çok ağır… Eylül 13, 2023, Uşak

  • Kabuğum

    Eğer doğruysa, her insanın onunla birlikte doğup, o ölünce kaybolan bir yıldızı varmış. Rivayet bu ya. Öyle ki, uzaydan bakılınca bu yıldızın yok olma süresi o kadar kısaymış ki, biz insanoğlu türlü türlü hayat gailesi içinde yoğuruluyorken, hoop bir yıldız kayar gibi çekip gidebiliyormuşuz. Bir kısmı, kulağa hoş gelen romantik hikayeler olabilir. Belki de öyledir. Her birimiz, eşsiz, ancak sahildeki herhangi bir kum tanesinden biriyiz. Aslında diğer kum taneleri için de, herhangi bir kum tanesiyiz. Bizden milyarlarca olmasına rağmen hepimiz biriciğiz. Son senelerde, kabuğumun içinde bana ayrılan boşlukta kıpırdamaya çalışarak yaşıyor gibi hissediyorum. İçeriden kuvvetli bir tekme atıp, o kabuğun rahatlatıcı ve bilinmezliğin habercisi çatırdama sesi ile bir seviye daha rahatlayıp, hadi koşmaya devam demek istiyorum. Beni tutan ne yapacağımı bilememek belki de. Üzerime yağması muhtemel rüzgarın beni ıslatmasından imtina ediyorum. Rüzgarın beni ters yüz etmesi durumunda, yapmam gerekenleri yapamayacağımı biliyor, kabuğum ve ben mutlu yaşıyoruz. İçimdeki enerji, yerden kaynayan temiz bir su gibi…
    İnsanlar bu dünyaya yıldızlar gibi kendi ışıklarıyla gelip, ışıklarıyla gidiyor. Kimi parlak, görünüyor, kimini sadece az insan görüyor. Kimi, kum taneleri gibi kısacık hayatta savrulup gidiyor, ışığına rağmen… Dün 44. yaşımı bitirdim. Kendime bir şeyler diledim. Bu kadar betimleme yapıp anlatmama rağmen, çoğu şeyin aynı kalmasını diledim gibi. 40′ dan sonra her şeyi küçük küçük keşfediyorum. Bu da bunlardan biri. Kabuğu içeriden kırmak gerek. Bazen kuvvetli bir çekiç darbesi ile, bazen de küçük küçük sezdirmeden. Tünelin ucundaki ışığa kavuşmak isteyen bir mahkûm gibi. Öyle istemek ile dilemek ile olmuyor. Bunlar büyük şeyler değil, kendim olmam için yapılması gerekenler. Daha, benden bir tane daha yok, yarısı çoktan geçti yolun diyerek, ışığı daha çok görme isteği benimki. Sabahları daha da erken kalkıp günü kaçırmama, belki küçük bir iki şey karalama fırsatı bulma, enerjisiyle beni yormuş olanları çok duymama, her şeyi bilir gibi konuşanların yanında susabilme olgunluğu, benim hakkımda ne düşündüğünü bildiklerimi, onlara rağmen yargısızca karşılayabilme, daha sakin kalabilmek için her tür desteği almaya hazır bulunmak ve denemek, çok daha az konuşup, uzun uzun susmak, değmez diyip arkamı dönüp gitmek, ama içime ve sevdiklerime dönmek. O kadar çok şey var ki fark ettiğim. Farkındalıklarla yaşamak mutlu ediyormuş beni. Hayatın gerçeklerine rağmen kendimin farkına varıp, yolumu görmeye çalışmak. Bazen kabuğun altından, bazen haberci gibi tepeden, kuş uçuşu bakarak …Yerden kaynayan o temiz su, benim içimdeki enerji, yine bir şeyler diledim bile yazarken. Kalbini temize çekmek isteyenlere gelsin bu yazı. Zira, ben bir süredir, temize çekiyorum kendimi. #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar Ağustos 31, 2023

  • MFÖ – Özkan Uğur Anısına

    ‌Demek böyle oluyor, bazen birden bire, bazen birer birer…Mazhar Fuat Özkan ‘ ın Özkan Uğur’ u vefat etmiş. İnsan, şahsen tanımadığı, ortak bir anısı olmayan bir insanın gidişini kalbinde bir hüzün ile ağırlıyor demek ki. Zaman geçiyor geçmesine, hem de hiç geri dönemeyecek şekilde. Geçen zamanın bize kattıkları ve aldıkları bir yana, yaşadığımız zamanlar kimi sahnelerle yekpare bir tablo gibi. Kiminde tablo, film gibi kayıt ediyor, oynuyor; kiminde bir fotoğraf karesi. Ara ara arka odalarında hatıralarımın, bir yer bulup koyamadığım, burada olduğunu unutmam diyip de unuttuğum zarflar, mektuplar, fotoğraflar, konser biletleri kalakalmış. Çünkü geçirdiğimiz her dönemde, bize eşlik eden bir şeyler oluyor. Kimine bir insan, kimine bir şarkı, kimine sıcak, geçmeyen bir yaz, kimine politika, gündem, kimine türlü türlü dertleri derken ille de bir şeyler o geçen, sonradan kıymetli olduğunu anladığımız zamanlara eşlik ediyor. MFÖ’ nün “Ele Güne Karşı” şarkısını bağıra bağıra söylemeyen kaç kişi kalmıştır? İkinci Bahar’ ı izlerken, anlatılan sevdaya ortak olmamış kim vardır? E işte böyle böyle geçiyoruz biz de, her gidenin ardından bir durup, sorgulamaya ve yine düttürü dünya tam hız devam ediyoruz. Hayatta kalma mücadelesi yani. Sözün özü, benim için her geçen gün biraz daha yaşama kaygısı ile gerçekten burada mı durmalıydım, benden geriye ne kaldı ki gibi bazen haklı, bazen zırva şeylerle kafamı yerken yine bir şeyler oldu bende. Yine birilerinin bir şeyler hatırlatma ve benim hatırlama vaktim imiş. O güzel enerjisiyle, dinleme ve aynı döneme denk gelme şansını bulduğum bir gruptu MFÖ. Özkan Uğur’ un vefatı bana, şimdi ne biçim bir teranenin içinde olduğumuzu, öncesinde içimizi ne güzel ısıttığını hatırlattı. MFÖ ‘ yü bir daha sahnede göremeyecek olmak çok acıttı içimi. Biz yine şanslıymışız. Bunları yazarken kulağımda bir sarı laleler… Umut verirdi o şarkı bana. Sanki bir yokuşu çıkarken, arkamdan bir el iter ve hızlıca beni düze çıkarır gibiydi. Eskiden bize eşlik eden güzel enerjili şarkılarla birlikte güzel zamanlar varmış. Böyle bir şey hissettim işte duyduğumda. Yine eskilerden bir parça bilmediğim bir boşluğa yuvarlandı. Oluyor böyle zaman zaman. Hatırlatıyor şarkılar, eski videolar, o şarkıyı ne delice söylediğimiz, o güzel Harbiye, Rumeli Hisarı konserleri derken, şimdinin kekremsi tadı buruyor ağzımı. Ne anlattım bilmiyorum, içimden geldi söyledim işte. Her zamanki gibi. #içimdengeldiyazdım
    ‌Temmuz 9, 2023 İstanbul – Uşak yolu

  • Elbette

    Az önce Candan Erçetin ‘ in Avrupa’da Metropole Orkestrası ile verdiği konseri kısacık dinledim. Yeni bir şeyler yazmaya, bu sefer bu güzel konser videosu vesile oldu. Dedim ki kendime;- Herkesin ruhunun ,duyduğu güzel bir tını ile peşinden gitmeye hasret kaldığı yerler ve zamanlar var, olmalı!Bu video, kısacık da olsa hasret kaldığım yer ve zamana sürükledi, hızlıca yerime geri gönderdi. Bu tatlı müzikle birlikte, omzumun üzerinden esip geçen İstanbul havası, rüzgarın özlemişiz dedirttiği o yaz akşamındaki üşüme hissi, parfüm kokuları, deniz kokusu, birbirinin içine geçmiş iyi insan enerjileri, oturduğun koltuğun rahatsızlığı ama boş vermişliği… Sanki tüm bunları ve fazlasını bir zaman kapsülüne koyup önüme getirdim. Dedim ya, insan kendini iyi hissettiren şeylerin peşinden gitmeli, belki benim gibi yine şifayı kapmış bir halde battaniyenin altından, belki ofisteki masadan, belki makine başındayken, belki de ne işim var dediğiniz fotoğraf karesinin içinden, gülümsemeye çalışırken. Bu aralar, iyi gelen ne vardıysa, unutmuşum. Aramayı da, çağırmayı da…Eylül ‘ den beri, bir türlü toparlanamadım. Düşük kan değerleri, tansiyon, iki kulağım arasındaki sis bulutu ve dönme derken, biri arkamdan beni dürtüyor ve arkadan çekişli bir şekilde günlük koşturmayı tamamlamaya çalışıyorum. Gelip geçici şeyler olsun, hep söylediğim gibi.Bir sürü yazı karaladım. Hep yarım. Kızıyorum kendime. Maymun iştahlı diyorum. Bitmiyor elimde bir şey. Böyle yarım yarım her şeyim. İş yarım, ev yarım, çocuklar da yarım, ben zaten yarım…Böyle böyle düşünürken, insan sadece bir an mutlu olup, onun sıcaklığıyla gününü kurtarır mı ki, dedim. Mesela, içini acıtsa bile, çağırmak lazım iyi olanları. Geçmişimiz varsa, yarın için de olmak için bir sebebimiz var. Ben bugün güzel anıları çağırdım bu şarkılarla. Sonra da bugünkü enerjimi onlardan aldım. Belki kiminiz diyordur, yattığı yerden kendine bir şeyler bulmuş, kolay tâbi diye. Bu yazıyı bile çok zor yazdım. Kerem durmadan bağırıyor şu an, bahçedeki ışıkların kumandasını bozdu. Bahçemizde sanki bir disko topu var şu an ve kapatamıyorum. Kerem mutfakta 80.turunu koşarak tamamlıyor, Mert’e yeni gelen futbol topunun içine “töreni” diye tabir ettiği tornavidayı çevirmek suretiyle içine soktu. Mert ile birbirlerine girdiler. Bir de ergenlik var. Sanki Moipark’ ta korku tüneline girmişiz, ne zaman çıkarız Allah bilir diye bekliyoruz. Her şeyin ne harika olduğu, ne de çok kötü olduğu bir günden şükürle yazıyorum. Ben çağırdım o anları bugüne şükürle. Sonra devam ettim önümde yaşanacaklara. Bilmiyorum ki yarın ne getirecek, herkes gibi. Bugün kendime bu yolu buldum, yarına Allah Kerim 🙏

  • Teyzem

    Teyzem…O da teyzesine bir şiir yazmış ve sonrasında o defteri kaybetmişti. O günlerde blog veya sosyal medya olsaydı, belki hepsini birer birer okuyor olurduk. O güzel şiirlerden aklımda kalan “Teyzem” ve “Megaloman” şiirleriydi.
    Küçük bir kız çocuğuydum. Anneannemin evinde bir vesikalık fotoğraf bulmuştum. Fotoğrafı elimde tutup anneme sorduğumu hatırlıyorum;
    -Anne, bana bu önlüğü ne zaman giydirdiniz?
    Küçükken çok benzerdim teyzemin o fotoğrafına.
    Mor eteği, kırmızı ceketi, koca halka küpeleri, upuzun güzel saçları, ailede “süslü” lakabıyla teyzem, çocukken benim hissedemediğim bir hayat mücadelesi ile beraber biraz pembe bakar, çokça hayal ederdi. Bugün teyzemi gördüm. Kırmızı elbisesi, kısacık sarı saçları ve mini mini halleriyle yine yüzü gülüyordu, ne güzel… Asansör beklerken;

    -Anneannemden bayrağı sen aldın dedik. En çok hatır soran, tüm eş ve dost ile iletişimi halen koruyan, üşenmeyip giden, diğerlerine haber eden, kendinden vazgeçmeyen,biraz pembe bakabilen, hâlâ hayal kurabilen teyzem.
    Hiçbir şeyin eski tadıyla yenmediği günlerdeyiz. Günler geçiyor ama doyurmaya yetmiyor bizi. Kimi insanlar geçiyor hayatımızdan ama sası, zamanında toprağın suyunu yeteri kadar alamamış, tam zamanında soğuktan çiçekleri donmuş, meyve verecekken meyvesini kuşlar yemiş insanlar. Nereden baksan bir tarafıyla eksik kalmış. . Sohbeti tatsız, hayalleri donuk. Ne güzel dedim, o insanlardan değil Teyzem. Hâlen değil. İyi geldi teyzemi yeniden görmek. Teyzemin tedaviden sonra, kemoterapi ve radyoterapi almadığı, sağlığına kavuştuğu ilk doğum günü. Sanki o anlattığı hayalleri gerçek olmuş gibi kırışık konmamış yüzünde. Ben böyle yazarak anlatıyorum. Bu da benim kusurum bir anlamda. Jetonlarım köşeli, sonradan sonradan idrak ediyor, daha doğrusu önce o duyguyu anlıyor ve sonra hissediyorum. Nice yaşların olsun teyze. Bu yazdıklarım hem kalbimizde hem de burada kalsın.Senin şiirlerin gibi olmasın, hiç kaybolmasın. İçimden geldi yazdım. Haziran 24, 2023

  • Kendimi temize çekiyorum

    Kendimi temize çekiyorum. Böyle bir hissi yaşamak için, sanki kendimle, içimde affedemediklerimle vedalaşıyorum. Azot çevrimi gibi takılıp kalmışım aynı döngüde. Midem dolu ama ruhum beslenmemiş. Kanım sanki coşkuyla akmıyor. Temize çekiyorum kendimi işte. Affetmeye çalışıyorum. Affedemediklerime mesafe koyarak, daha az konuşurak, olmasa da kabul etmeye çalışarak.
    O döngüden çıkıp, bu sefer daha da eskiye gidip, beni eskilerden bilip, tüm amasız fakatsız hallerimle, kilometrelerce yürüdüğümüz, bir şarkıyı bağıra çağıra söylediğimiz, aynı odada haftanın 6 günü mesai yaptığımız, tüm abuk hallerimizle yaşadığımız dostlukları öyle özlemişim ki. Bugün aynı tüm bunları yaptığımız arkadaşım Esra’ yı aradım. Esra, Zuhal ve ben. Üçümüz karnımızda birer bebek taşıyorken, hatta Esra ile daha da evvel deli dolu kızlarken, bir şarkıyı kasedi koyup çevire çevire aynı odada akşamı ederken ne zamanlar geçirmişiz. Sonrasında anlamsız bir kopuş…Bu kadar yıl hangi ara geçmiş…
    Ve sonra Zuhal geldi buraya bir vesile ile. Eski arkadaşlar iyilikleri ile geliyorlar yanımıza. Sanki benim için kalbinin bir köşesine bu Türkan için diyip, iyi dileklerini orada korumuş ve uzak yıllardan, yollardan getirmiş. Zuhal bana dedi ki,

    Türkan, hazır Esra. O da seninle görüşmek istiyor.
    Gidince İstanbul ‘ a arayacaktım. Olmadı. Aradım bugün. Sanki her şey 11 yıl öncesinde kalmış. Ben konuşmak istemiyorum ne olmuş diye dedi. Konuşmadık. Temize çekiyorum kendimi. Kendime o kadar yalın geldim ki bu ara. İçim ayna gibi. Bakınca görüyorlar beni diye utanıyorum. Öyle huzur geldi ki bana, eskilerde bir kırık acaba bırakmadım kendime. Yine böyle bir akşam vakti, içimden geldi yazdım. İyi ki yazdım. Hep yazayım.

  • Koca dünyaya sığmıyor insan

    İnsan sığamıyor koca dünyaya. Hâlbuki her insan koca dünyayı içine sığdırabilme meziyeti ile donatılmış iken, belki de bu güce yetti yetecek gücü bulabildiği nice zamanlar varken. Dünya insanın içinde, insan kendini koca dünyaya öyle de böyle de sığdıramıyor kimi zaman. Hep bir planlar, hep bugünden farklı bir yerde olma gayreti, kimi zaman koşup, kimi zaman düştüğümüz günler ve geceler boyunca bile, hep bir dünyada yer edinme gayretiyle üstelik. Bir de ben varım dercesine bu gayret .Koca koca binaların camlarla kapatılmış balkonlarından kimimiz dünyayı seyrediyor, kimi yaşıyor dibine kadar hayatını , kendince elbet. Daha iyisi, en güzeli derken iç sıkıntısı geliyor kimimize. Hep çok iyi olup, aslında ulvi amaçlarla, çok masumca sebeplerle birilerinin hayatına saygı duymayıp, değer vermeyip, bu koca dünyada bir yer edinmeye çalışanlarımız da, ” hep haklı, hep en doğru” oluyor. Hepsinin derdi, bir yer bulabilmek. Dünya kocaman ama her insan içine alamıyor ki dünyayı. Alanlar pek az, ışıkları var, bir çift gözün nuru var üstlerinde.
    Kendimi tekrar ediyormuşum yazılarımda. Belki ediyorumdur. Çıkamıyormuşum bu döngüden. Çıkamıyorumdur. Kendime değiyor yazılarım. Hiç değilse…. Bugün de böyle olsun.
    Mayıs 20, 2023 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar

  • 3 çocuklu hayata hoş geldim

    3 çocuklu hayatın tam ortasından bildiriyorum. Öncelikle ne zaman sabah oluyor, ne zaman gece anlamıyorum. Kerem 4 gün sonra 3 aylık oluyor bile. Sanki 100 metre koşusundayım, ya da çocukken oynadığımız commodore 64 oyunlarındaki gibi hedefe ulaşmak için, engelleri bir bir aşmalı ve yıldızları toplamalıyım gibi hissediyorum. Alp, tam bir ön ergen. Ne zaman düzgün bir konuşma geçecek, hadi bakalım derken sonunu toparlayamadığım bir çıkmaza giriyoruz. Bazen sabır, bazen öfke patlaması derken, gençlik dönemlerine düşe kalka, yara bere içinde ilerliyoruz. Daha iyisi olsun diye, tüm doğruluğuyla, güzel anılar biriktirelim hadi diyorum. Tamam annecim lafı yine uzayda boş bir seda oluyor. Önce sağlık, huzur ve mutluluk diyor bazen kendimi susturuyorum. Mert ise, yani benim mintoş 2 numaramın içinden başka bir çocuk çıktı. Tam, Kerem, beyaz gürültü denilen o uğultuyla uyudu derken, Mert köşeden kardeşimmm nidalarıyla çıkıyor ya da Kerem’ in yüzüne doğru sokulup öksürmeye başlıyor. Akşamları ise en civcivli zamanımız. Kerem, kolik bir bebek. Akşamları uyuyana kadar maaile, acaba aç mı, acaba masaj mı yapsak, acaba sıcaktan mı bunaldı varsayımlarıyla her tür yöntemi deniyoruz. Sonunda destek kuvvetlerle, diğer çocukların da fiziksel, duygusal, oyun, gezme, eğlence, sosyalleşme ihtiyaçlarını karşılamaya çalışarak çığlık sesleri içinde gece oluyor ve gece mesaim başlıyor. Yeni bir güne doğru…#3erkekçocuk#3çocukluhayat