-
Kaygılar benle
Çocukları hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Matematik ile, spor dallarının her türlüsü, piyano kursu, kickbox ile. Belki iyi de yapıyoruzdur. Neyin doğru olup olmadığını bilmiyorum. 43 yaşımı bitiriyorum 2 ay sonra. 2 gün önce, kendime şöyle dedim:
– Halen kendimi bomboş hissediyorum.
Duygularımı nasıl yönetip, sözümü onlara geçireceğimi bilmiyorum. Çocuklara öğretmemiz gereken en önemli şeylerden biri de, duyguları nasıl kontrol edebilecekleri, ne zaman en dibe kadar bunu yaşamalarına izin verecekleri, ne zaman duracaklarını bilecekleri bir mertebeye ulaşmaları. Bunu 3 çocuğuma nasıl anlatırım bilmiyorum. Çünkü ben de bilmiyorum. Her şey çok üzerime geliyor gibi oluyor. Hatta bu üzerime geldiğini düşündüğüm şeylerin öznesi bile değilken üstelik. O gördüğüm, duyduğum hikâyelerin öznesi olma ihtimali, hatta dillendirmek bile beni bir kaygı tuzağına çekiyor. Çenemin sağ ve sol yanında sürekli bir ağırlık var. Belki, birden çocuklara bana ait olmadığını düşündüğüm o kötü sözleri söyleyip bağırdığım için, belki de gerçekten içimde tutmak zorunda olduklarım, tutmam gerektiği öğretildiği için. Şımarıksın bile diyorum kendime. Neyin var bu kadar kaygı içindesin diyorum kendime. Her güzel, mutlu ânı, arkasında tatsız bir şey izleyecek gibi geliyor. Yaşadığımız bu günler, gündem, her tür sapkınlık, medyanın kafamızın içinde yankılanan o tuhaf mesajlarına, herkesin şuursuzca iletişim kanallarını kullanıp yiğitliğin artık şu telefon ekranından savrulan bir sopa gibi gösterildiği bu günler…
Ne günlere geldik demek ki, insan bu kadar da olmaz dediğini artık kaldıramıyor. İşte bu aşamada kontrol edebilmek, serbest bırakabilmek, kabullenebilmek önemli oluyor. Şu an mesela kendimi çok ağır hissediyorum. Elim kolum dolu, bir sürü eşya var gibi, onları bir yana bıraksam rahatlayacak gibi hissediyorum. Ama bilmiyorum nereye bırakmalı, nasıl rahat hissetmeli, kaygıları nasıl yönetebilmeli… #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım
Haziran 14, 2022 -
Küçük dertler
Bahar Eriş kitabında Agatha Christie ile ilgili şöyle bir şey yazmıştı. O kadar çok kitabı nasıl yazdığını Agatha Christie ‘ ye sormuşlar. Bir kitabı bitirdiği zaman, diğerini yazmaya hemen başladığını söylemiş. Mesela, kitabı öğlen bitirirse, hemen akşama yeniden başka bir roman yazmaya başlıyormuş. Hiç kendine es vermeden, biraz dinleneyim demeden…
Ben bu ara es verme işini abarttım. Alp’ in Burak abisi ile görüştüm geçenlerde. Arada çağırır beni Burak bey. Sohbet ederiz Alp ile ilgili, nasıl gidiyor, neler yapıyoruz diye. Bizim evde Burak bey, Alp’in Burak abisi, benim de kardeşim gibi.
– Siz nasılsınız asıl dedi bana Burak bey.
– Hiçbir şey yapmıyorum, dert etmiyorum bir şeyi. Önceden dert ederdim, şimdi koy verdim, hiçbir şey yapmıyorum ki dedim.
– Ama siz böyle mutlu olamazsınız dedi.
Yani benim içimi doldurmadan yaşayıp gitmek pek bana göre değil. Oradan bile öyle görünüyormuş.
Dün Alp’i derse bıraktık. Neredeyse 4 akşam derse gidiyoruz. 2 oğlan arkada, Alp yanımda. Sonra tekrar 2 oğlan arkada, Alp yanımda geri geliyoruz. Dün Mert ve Kerem ile Alp’i bıraktıktan sonra, hadi hamburger yiyelim dedik. Sonra Kerem kum havuzunda oynadı. Mert ilk defa white chocolate mocca içti. Jelibon ve hot wheels arabası alıp, kendimizce bir akşam geçirdik. Yeni yılı içimize doldurduk. Bize göre böyle… Ben ve çocuklarım, bana iyi gelenler… Bir yandan da en çok dertlendiklerim aslında kendim ve çocuklarım. İnsan karmaşık gerçekten. Düşünmek, hissetmek, çözmek, anlamak, özümsemek… Bazen oluyor işte. Dertlendiklerimiz, zorluklarımız en sevdiklerimiz. Onlar bizi başka bir insana dönüştürüp, başka türlü hissettirenler. Küçük şeylerde saklı, zorluk sandığımız ne varsa ona anlam yükleyebilmek, tadını çıkarmayı bilmek…
Aralık 28, 2022 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar -
Yarına Allah Kerim
Az önce Candan Erçetin ‘ in Avrupa’da Metropole Orkestrası ile verdiği konseri kısacık dinledim. Yeni bir şeyler yazmaya, bu sefer bu güzel konser videosu vesile oldu. Dedim ki kendime;
– Herkesin ruhunun ,duyduğu güzel bir tını ile peşinden gitmeye hasret kaldığı yerler ve zamanlar var, olmalı!
Bu video, kısacık da olsa hasret kaldığım yer ve zamana sürükledi, hızlıca yerime geri gönderdi. Bu tatlı müzikle birlikte, omzumun üzerinden esip geçen İstanbul havası, rüzgarın özlemişiz dedirttiği o yaz akşamındaki üşüme hissi, parfüm kokuları, deniz kokusu, birbirinin içine geçmiş iyi insan enerjileri, oturduğun koltuğun rahatsızlığı ama boş vermişliği… Sanki tüm bunları ve fazlasını bir zaman kapsülüne koyup önüme getirdim. Dedim ya, insan kendini iyi hissettiren şeylerin peşinden gitmeli, belki benim gibi yine şifayı kapmış bir halde battaniyenin altından, belki ofisteki masadan, belki makine başındayken, belki de ne işim var dediğiniz fotoğraf karesinin içinden, gülümsemeye çalışırken. Bu aralar, iyi gelen ne vardıysa, unutmuşum. Aramayı da, çağırmayı da…
Eylül ‘ den beri, bir türlü toparlanamadım. Düşük kan değerleri, tansiyon, iki kulağım arasındaki sis bulutu ve dönme derken, biri arkamdan beni dürtüyor ve arkadan çekişli bir şekilde günlük koşturmayı tamamlamaya çalışıyorum. Gelip geçici şeyler olsun, hep söylediğim gibi.
Bir sürü yazı karaladım. Hep yarım. Kızıyorum kendime. Maymun iştahlı diyorum. Bitmiyor elimde bir şey. Böyle yarım yarım her şeyim. İş yarım, ev yarım, çocuklar da yarım, ben zaten yarım…
Böyle böyle düşünürken, insan sadece bir an mutlu olup, onun sıcaklığıyla gününü kurtarır mı ki, dedim. Mesela, içini acıtsa bile, çağırmak lazım iyi olanları. Geçmişimiz varsa, yarın için de olmak için bir sebebimiz var. Ben bugün güzel anıları çağırdım bu şarkılarla. Sonra da bugünkü enerjimi onlardan aldım. Belki kiminiz diyordur, yattığı yerden kendine bir şeyler bulmuş, kolay tâbi diye. Bu yazıyı bile çok zor yazdım. Kerem durmadan bağırıyor şu an, bahçedeki ışıkların kumandasını bozdu. Bahçemizde sanki bir disko topu var şu an ve kapatamıyorum. Mutfakta 80. turunu koşarak tamamlıyor, Mert’e yeni gelen futbol topunun içine “torni” diye tabir ettiği küçük tornavidayı çevirmek suretiyle, içine soktu. Mert ile birbirlerine girdiler. Bir de ergenlik var. Sanki Moipark’ ta korku tüneline girmişiz, ne zaman çıkarız Allah bilir diye bekliyoruz ☺️ Her şeyin ne harika olduğu, ne de şikayetçi olduğum bir günden şükürle yazıyorum. Ben çağırdım o anları bugüne şükürle. Sonra devam ettim önümdeki yaşanacaklara. Bilmiyorum ki yarın ne getirecek, herkes gibi… Bugün kendime bu yolu buldum, yarına Allah Kerim.. -
Kendimi unuttuğum zamanlar
Aynaya baktığım zaman gördüğüm ben miyim, bilmiyorum. Kim bu yaş almış insan diyorum. Elimi nereye atsam, sanki tüm kalelerim fethedilmiş, ordular kafamın içinde, siper almış, aklımın her cephesinde zafer bizim diyorlar sanki. Sanırım bu kafamın içindekileri bildiğimden, aynaya bakınca kendimi göremiyorum bir süredir. Odaklanıp da bir şeyi sonuna kadar götüremiyorum. Hep aklımda bir şeyler. Dün “Temel Yazarlık Atölyesi” adında katıldığım bir grubun ilk online atölyesi vardı. Gözüm saatte bir yandan. Yerli malı haftası için börek sarıp, duyduğum bir çığlıkla ellerimi bilmem kaçıncı defa yıkayıp çocukların yanına giderken, bir yandan Kerem ile ilgileniyordum. Gözüm saatte, öylece geçti gitti saat. Ona bile katılamadım. Sonra, yeterince iyi görünüyor mu içim diye düşündüm. Mesela, ben de görüyor muyum bir şekilde aynı ortamda bulunduğum bir insanın içini. Dışı gibi mi biliyorum onu dedim, hem de şu an yazarken dedim. Görmüyorum elbet. Çünkü diğer insanlar da beni bilmiyor. Bu hep böyle. Dışlarımızla karşılanıp, içimizle uğurlandığımız bu dünya misafirliğinde bile, içimizle uğurlanabilecek kadar kaçımız şanslı, bilmiyorum. Kendimi, nerede olduğumu anlatmaya çalışmam bir türlü bitmiyor. Boşveer diyorum, kendimi, susturup en derin inzivaya çektiğim zamanlardan sonra da, hep aynı ezbere düşüyorum. Yine anlatmaya çalışıyorum. Neden öyle, niye bu böyle devam ediyor diye hep sorguluyor, düzen bu diyerek oturup kalıyorum susmam gerektiğini bildiğim yerde. O aynaya bakıyorum, kim diyorum dedim ya… İnsan bir tek kendi görüyor; içinden akan geçenleri, o mavilikleri, karartıları, dolduramadığı boşlukları, coşkuyla inleyen bir ses gibi mutluluklarını.
Not: Ben anlatıcıyım. Hisler gelip geçer. Bizimle sonsuza kadar kalmazlar. Her şey yolunda. O kadar zorlanıyorum ki, şu telefonu elime alıp bir süre bir şey yazarken, şu ekranı kaldırıp da klavyeye hızlı hızlı dokunurken. Kerem onlarca defa geldi mesela, içeride kimi zaman kavga, hiç de kolay değil yani. Anlatsam anlaşılmaz, kalelerim fethedildi hem fiziken, hem manen yani. Kendime alan(lar) yaratma konusunda mahir değilim. Hep ben sona kalırım kendi sıralamamda. Çocuklar, sorumluluklarım ve benden beklenilenler önden lütfen… -
Bazı insanlar gitmez ki
Bazen diye bir kelime var, nitelediği zamanı sadece anlatan kişi biliyor. Kişi, o cümleyi kurarken, gerçekten o zamanı biliyor. Bazen lafının yanına ne koysan yakışıyor mesela. Bazı diye bir kelime de var, sadece söyleyenin anlamını bildiği. Bazı insanlar unutulmuyor diyorum mesela. Kimler olduğunu bir ben biliyorum. Bazı anlar dediğimde bir ben biliyorum hangi an olduğunu. O an hissettiğimi anlatacak kelimeleri bulamadığımda, kimi zaman, onca zorluk ve güzellikle geçen zamana bakıp, neydi diyorum. İşte o zaman bazı anları bir ben, bir yaşayan kim ise artık, o biliyor. Göğsümün ortasındaki kalp sızısının, karnımın beni kıvrandıran ağrısına eşlik ettiği bazı anları unutulmayan anılar yerleşkesine gönderiyor, zaman zaman çıkarıyorum. O bazı’ yı bana hatırlatan her hareket, her koku, esen, deniz kokulu o yaz rüzgârı, uzaktan gelen o unutmadığım şarkı hep, önüne bazı eklediğim her kelime ile kendini tekrar, “işte buradayım” diye hatırlatıyor. Bu yazının her yazı gibi bir çıkış noktası var tâbi…
Anneme dün dedim ki:
– Bazı insanların öldüğüne inanılmıyor anne.
– “Doğru ” dedi annem.
O insanların öldüğünü kabul edip, her bazı’ nın bize bir yerlerden getirip hatırlattığını andığımız sürece, o insanlar bu dünyada anılıyor ve yaşıyor. Böyle bir insan olabilmeyi çok isterdim. Öldükten sonra bile içtiği çaya bakıp, olsaydı böyle derdi, şöyle yapardı bile diyerek anılabilmek, sürpriz bir şekilde açmış çiçeğin yapraklarına hiç olmadığı kadar özenle bakarken adının anılması, çoğu zaman iyilikle ve doğrulukla hatırlanmak. Belki de en büyük miras budur. Malûm başka bir şey kalmıyor bir yerden sonra.
Anneannem gideli 2.5 aydan fazla oldu. Önce, kendi kendime dedim. ” Bazı insanların öldüğüne inanamıyormuş insan”. Anneannemin gideceğini hepimiz biliyorduk. Yaşı vardı, son dönem çok da hastaydı. Ama inanamadım toprağa koyduğumuz halde. En son İstanbul ‘ a gittiğimde, anneannemin evinin merdivenlerinden indikten sonra; Anne, anneanneme hoşçakal demeyi unuttum derken cümleyi bitiremedim. Gözlerim doldu. Doğru ya, az önce dualar okuduk, tatlısını dağıttık anneannemin dedim kendime. Allah herşeyin de ölümün de sıralısını ve hayırlısını versin. Her ölüm insana birşeyler hatırlatıyor. Bazen böyle hissediyorsunuz, kimi insan herkes ölüyor, sana ne oluyor dese de. Yaşlıydı zaten dese de, aman ne söyledi dese de. Diyorum ya hep. İnsan duygularıyla var. Her zaman. Ve duygular değişir. Ama bize hissettirdikleri o andır… -
Keçileri Salasım Var
Sıkı sıkı bağladığım keçileri salasım var… Genellikle kadınlar 40 yaşından sonra yaşadığı hayatı sorgulamaya başlıyormuş. Bende böyle oldu. İmkanı olanlar kendini bir psikoterapi seansında bulurken, kimi de içsel bir değerlendirme sürecine giriyor. Kendimizi iyileştirmeye, türlü türlü yollarla şifalanmaya çalışıyoruz. Aklıma şu meşhur fotoğraf geliyor bu ara. Şu İngiliz donanmasına attığı mermi ile donanmayı dize getiren Seyit Onbaşı’ nın fotoğrafı…
Kaldırabileceğim yükten fazlasını sırtlanıp, gemileri yakasım var. Ama kafam flu. Sanki boş bir kağıda çektim zihnimi. Ne vardıysa önceden hepsi boş kağıtta şimdi. Neydi diye bakıyorum şimdi mesela. Gemileri yakıp, yanlış yerde lafı koydum diye pişman olmaktan çekiniyorum. Böyle oluyor kimi zaman, haklıyken haksız konuma düşmek tam da bu. O yüzden zamanında konuşmak, hakkını aramak gerek. Belki de tavır koymak, sana ona göre davranılmasını sağlamak. Çünkü bu düzende, kendini prenses zannedip dünyayı etrafında çevirenler kıymetli. Ya da birşey yapıyor görünüp, iki işi bir arada yapamayıp çok iş yaptığını sananlar. Onlar kıymetli. En çok söylenen, kendini bay doğru zannedenler, iyi pazarlama yapanlar. Belki de vedalaşmak gerek böyleleri ile. Sağlam bir veda, hatta yok sayma hükmünde olmalı. Vakit varsa, sende de varsa… #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar
Not: Yazı eski tarihli. O gün öyle düşünmüş, yazmışım. Onlarca yazı var böyle, her telden. -
Ruhum Doysa
Kafamın içindeki sesler, yazılarımı yazıyor. Özellikle Kerem’i uyutmaya çalıştığım zamanlarda, adının ne olduğunu bilmediğim bir peri gelip sanki bana fısıldıyor. Bir de böyle düşün diye. Aslında düşünmek ciddi bir mesele. Malum, düşüneni de ifade edeni de pek sevmiyoruz. İyi ve güzel şeyler söylüyorsan, hayal dünyasında geziyor oluyorsun. Bir hayalin varsa ölçülebilir olmalı ve mümkünse ekonomik olarak bizi bir yerden bir yere taşımalı. Diğer türlüsü değersiz çünkü. Hatta, sabah arabayla fabrikaya gelirken dedim ki, buraya geldim geleli duyduğum minnet duygusunu nasıl bertaraf edeceğimi bilmiyorum. Çok anlaşılır olmasa da şu an söylediğim, sürekli bana dayatılan bir duygu ile belki çok alıngan bulunduğum için, belki de dünyanın onlar için dönmesi gerektiğini düşünen kimileri yüzünden, bu duyguyu yaşadığımı daha hissedilir bir biçimde anladım. Günlerdir, kafamın içindeki sesler bana diyor ki;
– İçine dönmek çok güzel şey. Bir baksan aslında bu tatminsizliğin, bu sorgulamaların altında neler bulacaksın kim bilir?Hatta içime bir baksam, kocaman taşları kaldırıp içinde halen bir varlık, halen kaynayan bir canlılık bulacağıma da eminim. Geçenlerde arkadaşım İlke ile mesajlaştıktan sonra bunu düşündüm. Çok güzel çizimler yapıp, içine dönmeyi öyle güzel anlatıyorsun ki dedim. Bir an imrendim ona. İçim en kıymetli yanım. İnsanın bedeni yaşar, yaşlanır ve bir gün yok olur. Arkamızda rüzgar gibi bir ruh bırakıyoruz. Sanki, eteğine rüzgarı takmış bir ruh, insanın yakıtı gibi. Bazen donuyor bu ruh, yok olmak üzere, mutsuz ve herhangi bir şeysiz kalıyor. Ama var, insan gidiyor, yine de var. Olan şeyi, halen içimizdeyken bu kadar boşlamak niye. Onu hep ikonik hale getirdiğimiz ödüllerle doyuruyoruz. Onlar varsa daha da taçlandırılmış ruhumuz, sonrasında yine aç kalıyor. Burada bir yanlışlık var. Her şeyin bir yeri var elbet. Olmazsa olmazlarımız. Standart konfor alanımızdan çıkmayı çoğumuz istemeyiz. İçimize dönüp, karşılaşacaklarımızı kabul etmek çok zor da olabilir. Belki bu yüzden en yakınımızdakini görmeden, onlar için kafamızda oluşturduğumuz ve doğru olduğuna emin olduğumuz “yakıştırma sıfatlarla” bir pervane gibi ama etrafına ne ısı ne de bir ferahlama veremeden yaşıyor kimi insanlar. Hep kafasındaki doğruları dikte edip, kendi ruhunu bu işten sıyırıp, kendini ve en kıymetlilerini görmeden, duymadan. Ben kendimce anlattım, kafamın önünde bir model, tam olmasa da yazdım işte. Mart 31, 2023 Uşak #içimdengeldiyazdım
-
Kapak Kızı Üçlemesi – İçimden Bir Kitap Geçti
Ayfer Tunç’ un “Kapak Kızı” üçlemesi diyebileceğim 3 kitabını, kitapların içinde kaybolarak bitirdim. Kitap bitti ama ben elime başka kitap almak istemiyorum. Yazar’ ın kitaplarıyla ilk defa tanıştım. Bana duyguları bu kadar hissettirerek anlatan, hem de farklı karakterlerin gözüyle bunu yapabilen bu kitaptan sonra elime bu tarz başka bir kitap almak istedim. Sonra sipariş vermekten vazgeçtim. Beni sarsacak üst üste dedim. Zaten açmışım kapımı, gel diyorum tüm duygular karmaşasına. İçerilerde bir yerlerde bir hayat var ama biz kıyısından köşesinden geçip gidiyoruz. Geçenlerde yolda aklıma geldi. Dedim ki, acaba bir şarkıyla, bir filmle, bir kelimeyle, bir mimik ile anlatılmamış ya da bilinmeyen bir duygu var mıdır? Bence yoktur. Bu çağa gelene kadar zaten anlatılan anlatıldı. Yok daha neler dediğimiz çok şey de yaşandı. Ama ben çok rahatsızım. Bir insanın yaşayabileceği, yaşatabileceği her şey en koyusundan, en alından, en morundan, en eninden önümüzde film gibi oynatıldıysa madem, neden böyle ? Her şeyin bu kadar normalleştiriliyor, unutuluyor olmasından bahsediyorum. Bu kadar gerçek bir şeyler var madem… Kendimize suni gündemler yarattık. Herkesi kolayca linç edip, o saniye hakkında ne söylemek istiyorsak söyleyip, hayatlarından defolup gidebiliyoruz. Tüm bunları klavyenin gücü ile yapıp, yüz yüze ilişkiyi bu kadar kuramıyor iken, filtreler, etiketler ile sıkı fıkı ilişkimizi etiketliyoruz. Hadi bu mecralarda bunu yapıyoruz da, gerçek olana ne oldu bilmiyorum. Konu komşu kapımızı açmıyoruz. Gerçekten bir sıkıntım olsa, olmasa da sadece kaygı düzeyim yüksekse ve dertlenmek istiyor ya da sadece öyle boş boş durmak istiyorsam, kimin kime karşı sabrı, lafını değiştirmeden dinleyecek takati var, bunu düşünüyorum bazen. Ben de bu rahatsız olduğum kimseler gibi yapıyorum, kapıyorum gönlümün kapılarını, açıyorum filtreli hayatların görünür kısımlarını. Belki herkes kendine göre haklıdır, belki de çoğunluktayızdır böyle düşünen.
Mart 20, 2022, #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım #nedeniyok -
Sizin de vardır kim bilir?
Hepimizin kendini koruma kalkanları var. İnsana bazen bir es ver yahu dedirten yoğunluk, artık trend olan astrologların “Bunlar iyi günleriniz, hadinn bakiimm” manasındaki bizi sürekli aportta olma konusunda tembihleyen tahminleri, her mecradan ulaşabileceğimiz falancaya ne olmuş olabileceği, hatta kimi zaman hiç görüşmediğimiz kişilerle aynı sosyal çevrede yaşıyor hissi veren yoğun bir paylaşım furyası ve dahası. İnsan özünü yaşayamıyor gibi hissediyorum. Aslında ne hissettiğimizi anlamadan, sağda solda akan bir uyarana takılıp gidiyoruz. Hop oradan, hop buraya… Bana bu yazıları hep bir şey yazdırıyor. Bugün” Anne, yatağa gidiyy” diyen oğlumu uyuduktan sonra tavşanının yanına koydum ve üzerini örttüm usulca. Gece bize uyku mu, uykusuzluk mu ne getirecek bilemeden huzurla baktım ona. Kerem oraya tırmanma, Kerem konuşmuyor, Kerem ağlıyor, Kerem şöyle mi, Kerem, Keremmm diye geçen günlerde o kadar az an var ki gelecek kaygısı taşımadığım. Aklım fikrim yarında. Benim koruma kalkanım aslında bu “an”mış. Çeşitli vesilelerle bunu defalarca hatırlayıp sonra unutuyorum. Belki siz de öylesinizdir. Bayram tatili başlayınca bir kapanma hissi yaşadım yine. Kendime döndüm. Yine içime baktım. İyi şeyler söyledim. Çocuklarımın güzel kokularını duydum tekrar. Var mı sizin de bir olan bitene dur deme kalkanı?
#içimdengeldiyazdım #kendimenotlar
Nisan 30, 2022 -
Senin Hikayen
Geçenlerde yine bir şeyler yazmaya çalışıp yarım bırakmışım. Her zaman yaptığım gibi…
“Hepimiz bir hikâyeyi tamamlamaya çalışıyoruz. Dünyanın merkezine her tür renkten iplerle bağlıyız aslında” diye yazmışım.
Bu ara kendimi bir çarkın içindeymiş gibi düşünüyorum. Çark, yaşadığımız günler, geçip giden ömür. Finalde bizi kimler, hangi mekanda bekliyor bilemeyeceğiz.
Bir cümle okudum dün. Şöyle diyordu:
– Hepimiz hayattan alacaklıyız.
– Hayatın bize ne borcu varmış ki? dedim sessizce. Sonra bu yazının da yazılma sebebi oldu. Yazmak için bir çıkış noktam olmadıkça sonunu doğru dürüst getiremiyorum çünkü. Yaşamayı, bir hikâye yazılacaksa madem, eksik kalmasın diye o çarkın içinde dönmek, her seferinde basamakların önünde yeni kapıları açmak gibi gördüm. Bir kapıdan diğerine, hep yeni bir girizgah ve yeni bir hikâyeyi kusuru ile de olsa tamamlama gayreti. Belki böyledir, belki sözcükler bu kadar anlatabiliyordur. Duygular, düşünceler değişir, belki bu da suyun yolunu bulduğunu gördükçe, bildikçe değişecektir. Alacaklıyız demişler ya. Sahi neden öyle hissediyoruz kimimiz? Bazen bende de oluyor bu tuhaf duygu. Herşey eksiksiz olsun istiyorum. Değiştirmeye gücümün yetmedikleri, kimi zaman bana ağırmış gibi gelen yüküm mesela, olmasın diliyorum. İşte falan şey de böyle olmasa, nasıl da iyi olurdu diyorum içimden. Kendimce hikâyemi tastamam yazmaya çalışıyorum. Ama unutuyorum işte, unutuyoruz, hikâye elbet eksik kalacak. O zihnimde canlandırdığım çarktan atmam gerekiyor kendimi. Eskiden trenlerdeki emniyet frenini çekmek gibi. Mesela elinde anlamadığın bir raporla bir odanın kapısında bekliyorsun, yahut bir yakınının derdine merhem olamıyorsun, bazen bakıyorsun etrafa, fren yok. İçimi dolduran bunca iyi, kötü şeyden sonra, anahtarı arayıp tüm çantayı boşaltmış ama yine de bulamamış gibi hissediyorum. Diyorum ki, hikayeler her zaman tamamlanmaz, olan biten zaten senin hikayen…
Mayıs 10, 2022