• Neydi o zamanlar

    Araç kullanırken, yolda yürürken aklıma gelenler çağrışım yapar ve hiç düşünmediğim bir şey aklıma gelir. Herkes için böyle olduğuna eminim. Çünkü saniyeler içinde hiç düşünmediğiniz bir şey artık aklınızdadır. Böyle böyle tuhaf bir çağrışımla aklıma ben üniversite öğrencisi iken yayınlanan” Siyaset Meydanı” geldi. Yahu dedim, böyle bir program vardı. Severdim ben tartışma programlarını. Zira, insanlar bu kadar suratsız, birbirinin üzerine atlayacak kadar tahammülsüz değildi. Artık, bir şiirden alıntı yapıp şuraya yazayım desem, yok o olmayabilir, ya da şunu yazsam, hımmm var mıymış şu yazarda falsolu bir durum diye düşünür bulunuyorum kendimi. Ne diyordum, “Siyaset Meydanı”. Bir bölümünde programda “aşk” konuşulmuştu. Aşk, sadece iki insanın birbirine duyduğu o duygu seli, kimyanın değişmesi değil sadece, her anlamda aşk konuşulmuştu. Adı siyaset meydanı olunca, yine tartışma olmuştu ama kimse aşk konuşulacak, onca derdin arasında, ülkenin bir derdi bu mu kaldı dememiş, bilim insanı, avukat, doktor, bürokrat, bakan gelmiş, sabaha kadar bazen anlamlı, bazen gereksiz böyle böyle konuşmuş, biz de ertesi gün epey arkadaşlarla arkasından kritiğini yapmıştık. Eskiden böyle şeyler vardı. Belki halen vardır, ya ben ertesi gün kritik yapacak bir çevrede olmadığımdan yapamıyorumdur ya da artık sosyal medya denilen, bol gazlı, virajlı, çokça yalan içeren mecra onun yerini almıştır. Özledim desem başka mesaj, neydi o günler desem bir türlü. Ne diyeyim.

  • Hikayesi olan kitaplar mektuplarla gelir

    Bugün Bahar Hanım, oğlu Hasan’ a mektuplar yazdığından bahsetmiş. Benim yazdığım yazıdan sonra bunu yapmaya karar verdiğinden bahsetmiş. Çok mutlu oldum☺️Kendisi de bana ilham oldu şimdi. “Burada pul bulamıyorum” demiş. Aklıma Frankfurt’ tan o zamanlar arkadaşım olan eşime yazdığım mektuplar geldi. Harçlığımı, mektup kağıdı ve çıkartmalara harcar, tüm Zeil caddesini gezer, en hoşuma gidenleri toplar, büyük bir özenle konuşur gibi yazardım. O Los Angeles’ ta ben Frankfurt ve İstanbul’ da derken, birbirimizin mektubunun yolunu gözlerdik. Birbirimize yazdığımız onlarca mektuptan sonra, askerlik, nişanlılık döneminde de birbirimize yazmaya devam ettik. Bu çağda bulunmayan varlıklardık sanki. Sadece konuşur gibi yazıp duruyorduk. Sonra evlendik, bu sefer sürekli seyahat eden eşim bana dünyanın neresine giderse gitsin yazdı. Daha kısa yazılar, bazen posta kartı olarak da olsa geldi. Hep üzerinde o güzelim pullar ve hep Mehmet’ ten…Ben de onsuz gittiğim yerlerden ona kartlar atmaya devam ettim. İnsan bence hatıralara tutunmaya devam etmeli, geçen gün kendime sormuştum ya. Bu pul bana cevabı fısıldıyormuş meğer. Geçmişi arada iyi de hatırlamak gerek. Hep olumsuz, bana böyle demişti, böyle üzülmüştüm demek yerine, iyi ki olmuş demek de gerek. Önümüze bakıp, arkada kalanı hörgüç gibi taşımak da var, kırılmasın, hırpalanmasın diye kucaklayıp, önüne kata kata gitmek de… Hangisini istersek o, bugün de böyle.
    Şubat 18, 2022.
    #içimdengeldiyazdım

  • Uzun yıllar çocuk kalmayı diliyorum

    Bugün gözlerim dolu dolu oldu. “İnsanın çocukluğu ne zaman biter?” dedim kendime. 18 yaşını doldurunca mı, etrafında eskilerden kimse kalmayınca mı, güldüğün zamanlar daha da azalınca mı, taşınırken tüm fotoğraflar, imzalı kitaplar veya mektuplar kaybolunca mi? Ya da gözlerinin karası artık parlamıyor olunca mı? Tüm bunların ansızın veya yavaş yavaş olabileceğini hissettim. Hepimiz, hayatımızı bir hikâyeyi tamamlamak için yaşıyoruz. Hikâye tastamam olsa da, hep bir yanı yarım kalıyor. Daha ile başlayan cümleler kuruluyor giden kişinin ardından. Bugün Kemal Sayar’ ın bir cümlesini okudum. “Dünya heybetli sıçramalarla değil, sıradan insanın küçük dokunuşlarıyla onarılır.” Sonra aklıma, okuduğum bir kitaptaki roman kahramanının onu büyüten babaannesi ile kurduğu bağ geldi. Hayatını terk edilmiş torunu üzerine kuran babaannesini gerçekten sevmemiş bir kızın, hayatta olmasının kimse için bir anlamı olmadığını düşündüğü babaannesinin vefatından sonra, aslında ne kadar yalnız kaldığını hissetmesi öyle güzel anlatılıyordu ki. Kız, babaannesinin onun için hazırladığı, saklar diye düşündüğü her eşyayı çöpe atmış, evi de hızlıca elden çıkarmıştı. Sonrasında yaşadığı duygu, artık geçmişten bu güne onun tüm anılarına ortak birini artık hayatından çıkarmış olmanın rahatlığının(!) verdiği huzursuzluk ve bir an önce sona yaklaşma isteğiydi. Aslında kız, kendince ve tahminince hiç kimse için önemsiz babaannesinin tüm dokunuşları ile oluşturduğu hayatını, o olmadan sürdürmek için sabırsızlanıyorken, onsuz olmanın getirdiği boşluk ve hiç olma duygusunu taşıyamıyordu. Ben de bir gün hikayem yarım kalır diye korkuyorum. Evham yapmak adetim oldu bu ara. Yıllar geçtikçe yaşanacak olanlar, acaba birden mi yoksa yavaş yavaş mı bitiyor çocukluk dedirtti bana. Bu gün de böyle. Şubat 23, 2022.
    #içimdengeldiyazdım

  • Evham mı dediniz?

    Bazen her şey çok yolunda gibi oluyor. Birden nasıl böyle hissedebildiğime bir anlam veremiyorum. Hatta böyle olması çok tuhaf diyorum. Çünkü evde ufak tefek vukuatlar, ergen tartışması, kardeş kavgası her gün farklı dozda devam ediyor. Bazen de şimdiki gibi oluyor. Tetikte bekliyorum. Çocukların hasta olacakları belliyse, o gece daha ateş çıkmadan, öksürük şiddetlenmeden tetikte bekliyorum. Ben burada bir duygumu paylaştığımda, insanların üzülme geçer, biz de böyleydik gibi iyi niyetli yorumları yanında, ne var ki bundan bahsetmiş demesi de aynı duygu durum ifadesine verilen farklı bir davranış örneği. Açık açık yazmak istiyorum, tam da işte böyleyim diye. Sonra burası çok doğru bir mecra olmasa gerek diyorum. İnsanların kendi derin! bakışlarını koydukları en doğal fotoğraflarının altındaki ingilizce mesaj kaygılı içerikleri görüyorum. Sen yanlış yerdesin kızım. Git başka yerde arz-ı endam et diyorum ama şimdilik yine bu mecra ile devam ediyorum. Çocukları büyütürken yaşadığım en derin duygu belki de, zor zamanlarda evham ve tuhaf varsayımların içinde olup, yalnızlığımın bu varsayımlarımı karşılayamayacak güçte olma ihtimalini hissettiğim zamanlardakidir. Çok anlaşılır ve hissedilebilir bir tanımlama mı bilemiyorum. Yalnızlığın da bir gücü var bence. Bazen çok güçlü oluyor. Eyvallahım yok sana mertebesinde. Çünkü bendim o gün oradaki, sen değil durumu. Ya da işte böyle anlatmaya çalıştığım durumdaki gibi. Yoksa ben de biliyorum, günün döndüğünü, sabahın olduğunu. Kimi insan böyle oluyor işte. Herşeye bir anlam yükleyip, sonra da bunu anlatmaya çalışıyor. Benim gibi…Kelimeler bazen hiç bilmediğin akıllara giriyor, birinin duygusu, aklına yerleşen bir hikâye, sana karşı takındığı tavrı oluyor. Kelimeler sanki uçan bir halı gibi, üzerinde türlü türlü motifleri, herkesin gözü seyreyliyor da, her gönüle giremiyor. Ocak 10, 2022

  • Ziya Paşa sokakta mı kaldık?

    Hepimiz, “eskiden, biz çocukken, çocukların yaşındayken” ile başlayan cümleleri bu ara daha çok kurar olduk. Geçmişi mi özledik, yeniye mi tutunamadık, içimize sinmeyen ne vardı da, böyle karnımız ağrıyana kadar güldüğümüz anları sık sık hatırlar olduk? Birinci çoğul kişi ile kursam da cümlemi, benim aklıma gelen bu, son zamanlarda… Bazen elektrik kesintisi olurdu. Akşam bizim o bordo kadife üçlü koltukta üç kardeş o kadar çok gülerdik ki, güldükçe kudurur, karnımızın içi acır, elektriğin yeniden verildiğine üzülürdük. Ablam orta sehpanın üzerine çıkar, eline aldığı bir şeyi mikrofon yapar, biz de annemin yapma çiçeklerini koparır koparır assoliste☺️ fırlatırdık. Apartmanda tavla turnuvası olur, biz çocuklar, kardeşler bakkaldan doya doya panda yerdik. Pazarcıların pazar tahtalarını rampa yapan mahallenin haylazlarına☺️ uyup, iki teker üstünde gider, yara bere içinde dönerdik. Şimdi çocuklarıma bakıyorum ve içimden geçiriyorum. Gücümüz yettiğince herşeye yetişmeye çalışsak(m) da, onların da acaba gülmekten karnının içlerinin acıdığını hatırladıkları bir çocukluğu onlara verebilecek miyiz? Biz yeni nesil ebeveynler neyi nerede yanlış yaptık, yoksa bir çocuğu bir köy büyütür lafını çok mu kulak arkası ettik, çok mu yalnız kaldık, bırakıldık? Ocak 17, 2022

  • Güzel Hatıralar

    Hatıralara tutunmak, gelecekte yeni hatıralar biriktirme ihtimalinden daha çok sarmalıyor bizi. Bu, yaşın getirdiği bir eğilim mi yoksa zamane mi bunu getiriyor beraberinde, çözemiyorum. Hatıralarımızı nasıl sakladığımızı düşündüm az önce. Tab ettirdiğimiz 36′ lık Kodak film ile mi? Kokularla mı? Aklımızda kalan yaşadığımıza emin olduğumuz bir an ile mi? Ya da yaşanmamış, bize anlatıldığı için yaşadığımızı sandığımız anlar ile mi? Hatıralar, kimi kişisel tarihimize tanıklık eden, sahiplendiğimiz, her biri kendine has kokusu, takvimde sadece bir yaprak olan geçmiş bitmiş zamanlar mıdır sadece? Ya da bugünü, şimdiyi yaşarken biriktiğini anlamadığımız geleceğe aktarım mıdır? Alp ve Mert’ e hep şöyle bir şey söylüyorum. “Çocuklar, güzel hatıralar biriktirelim. İleride, bu günleri andığımızda, aralarında bu günkü gibi bir an olsun ister misiniz?” diyorum. Beni anlamadıklarını düşünüyordum. Çok sık tekrarlıyorum bunu. Sonra bakıyorum. Evet, onların da hatıraları, yol böyle hızlı hızlı akarken birikiyor. Onlar da anneleri gibi, bir gün, geçmiş gitmiş ne varsa çok kıymetli olduğunu anlayacaklar. Biz yolu yürürken anlayamamıştık. Onlar da benzer yollardan geçip üst üste ekleyebilmenin ne kadar özenle yapılması gerektiğini bilecekler…
    #içimdengeldiyazdım#oğullarımanotlar
    Şubat 11, 2022

    Not: Yazı, yine yazarken başka bir yöne evrildi. Aslı Şafak’ın programında izlediğim bir cümleye ithafen bir yazı yazmıştım. Sonra, bunu kendisine gönderdim ve bana şöyle bir yanıt verdi. “Yazın, hiçbir şey yazamasanız bile, mesela Kerem’ in hiperaktivitesini ne kadar sevdiğinizini yazın, çocuklarınıza mektup yazın, 70 yaşına geldiklerinde, artık siz olmadığınızda, bir zamanlar onları olduğu gibi seven birilerini hatırlamak, varoluşlarını sahiplenmeye yardımcı olur.” Ben de, yazıyorum, söylüyorum, ama eksik, ama kusurları ile, ama güzel…

  • Yazma Denemelerim – Nasıl Cesaretiniz Kırılır?

    Yazma girişimlerim ortaokulda başladı. Bir kompozisyon yazmamız istenmişti. O zamanlar, annemin büyükbabamı hep özlemle andığını hatırlıyordum. Belki de, annemin yaşadığı özlem içime işlemişti. Kendimce, annemin babasına duyduğu özlemi beyaz bir kağıda dolma kalem ile yazmıştım. Tahtaya çıkarıp okutmuştu Basri bey kılıklı Türkçe öğretmeni. Sonra Zuhal okudu yazdığını. Zuhal, adı gibi. Beyaz dantel yakası, siyah önlüğünün üzerinde, üstelik saçları örülmüş ve örgü yapılmış saçı, sağa doğru eğdiği başı ile aynı yöne atılmıştı. Zuhal, okudu ve ağladı. Başı sağda, beyaz dantel yakalı kızı, öğretmen öyle çok tebrik etti ki… Tüm sınıf alkış tuttuk. Duygularını öyle güzel göstermiş, biraz nazlı, biraz çekingen süzülmüştü. Sonra ben okudum. Tüm kelimeleri bir araya getirdim. Ama Basri bey kılıklı öğretmen, kullandığım “tahsil” kelimesine takıldı. Bu kelimeyi kullanmak bizim gibi çocuklar için hiç “çağdaş” değildi. Benim tüm yazdığım, anlamsız kelimeler yığınıydı sanki. Halbuki aklımda bir ırmak akıyordu ben o dolma kalemi bastıra bastıra yazarken. Kelimeler, ırmağın bir o, bir bu yanında ” hadi beni de koy şu satıra” diyordu. Bir öğretmen çok şey değiştirebilirmiş. Bir defa daha öğrendim o gün. Ben usulca çekildim tahtadan… Sonrasında ne yazdım, ne de eski usül kelimeleri yoldaş yaptım kendime. Hep birşeyler mâni oldu. Halen de oluyor böyle. Yazsam paylaşsam bir türlü diyor, yazılarımı yazıp yazıp notlarda kaybediyorum. Bu da kendime not olsun. Dilerim kaybolmaz buralarda. #içimdengeldiyazdım

  • İstanbul

    Frankfurt havalimanı dış hatlar geliş terminalinde, dev bir reklam vardı. ” Endlich zu Hause” yazıyordu panonun üzerinde. Bir peynir reklamı gibi bir şey olduğu kalmış aklımda. O bölgede yaşayan yolcular için bir nevi “Hoş geldin” karşılamasıydı. Nihayet evdeyim” hissi yaratması beni imrendirirdi hep.
    Beni gerçekten ,”Hoş geldin!” diye karşılayan tek bir şehir var. Kendimi tüm çilesine rağmen ait hissettiğim, bana anne- babamın kapısını açma şansı veren tek yer. Sanki tüm yaşanmışlıklar burada, tüm kokular birer birer beni; unutulmuş, yaşanmış iyi, kötü günlere çağırıyor. Yazın, iki yanı ortancalar, Isparta gülleri, akşam sefaları dikilmiş bahçeden geçiyor, manolya ağacını selamlıyor, demir kapıdan çıkınca yeni yeni sesler, yeni kokular, yeni fotoğraf kareleri ise reverans yapıyor gönlümde halen. Arada yüzünü gösteren bahar ile beraber koku hafızam, aynı resimli hafızam gibi bana bu yazıyı yazdırıyor. Aklıma yaz düğünleri, yaz iftarları, yaz konserleri, arada denizin kokusunu getiren rüzgar, bir yanda tarihi yarımada manzarası ile gidilen bir düğün mekanı ya da Yeniköy sahilinde sıra sıra dizilmiş arabaların içinden inen ışıltılı insanların içinde olabildiğim, kendimin de keşke bu kadar ışıltılı olabilsem dediğim yaz düğünleri tüm güzel kokularıyla geliyor. Sonra yine aynı sarmala dönüyorum. Kendimi bana kötü hissettiren zamanlar oluyor. Hep aynı insan sarmalı diyorum. Benim yolum diyorum. Senin yolun diyorum. Hayatın başka bir şey olduğu, 40′ ından sonra önceliklerin ne olduğu, sorgulamaların, kabul edişlerin, gerçeğin farkına varışların ne kadar yalın, ama bu sarmalın ne kadar yalan olduğunu anlıyorum. Ve sarıyorum başa…
    Nisan 12, 2022
    #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar

  • Endişe Ağacı

    Mert’ e okuması temennisi ile pek çok kitap aldım. Birini alırken, evet bunu ben de okumalıyım diye düşünmüştüm. Kitabın adı Endişe Ağacı. Kitabın kahramanı Juliet çok kaygılı bir kız çocuğu. Kaygı düzeyi arttıkça kaşıntısı artıyor. Mesela, pek çok koleksiyon yapıyor, her şeyi sürekli kontrol altında tutmaya çalışıyor. Akşam yatağa yattığında endişeleri ile başa çıkmak için, büyükannesinden kalan evde, duvar kağıdının altında kalan endişe ağacını, yine büyükannesinin desteği ile keşfediyor. Her endişesi için ağacın dallarında farklı hayvanlar var ve baş parmağı ile işaret parmağının arasına endişesini alıp, ilgili hayvanın baş etmesi için onun dalına endişesini asıyor. Sonra uykuya dalıyor… Yani endişesini bir süreliğine ödünç veriyor. Sonrasında yine mücadele devam ediyor. Dün akşam kitabı okumadan önce, Kerem’ e bakıp düşünüyordum. Hep olsa iyiydi, olmasa iyiydi gibi deriz ya. Mesela oğlum akıcı konuşsa, Mert her şeye kendini sıkıp ağlamasa, bu ergenlik denen şey daha ılıman geçse, ağrımasa bir yanımız, hasta olmasa en yakınlarınız, işlerimiz hep yolunda gitse, mevsimler gibi olmasa hayat… Ve uzar gider. Endişeyi kaygıyı yüklenen biri olmasam mesela. Çocukken, benim de olsaymış bir endişe ağacım. Neleri asardım dalına o günler kim bilir… Kendimce çocukluk endişelerimi, takıntılı hallerimi…
    Juliet ‘in sürekli kaşınması gibi, benim de kaskatı olan bacaklarımın ağrısıydı belki endişelerimin tepkisi. Çocuk aslında kendince ne çok şey yüklüyor, değil mi küçük dünyasına. Keşke şimdi de olsa endişe ağacım. Assam dallarına kaygılarımı, sonra unutsam onları orada… Haziran 25, 2022 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar

  • Vazgeçiş

    2 gün önce, kucağımda Kerem, tülün arkasından süzülen güneş ışığının ne de güzel kırıldığını düşünerek dışarı bakıyordum. Zaman bazen durmuş gibi olur ya hani…Sanki ışık, çimlerin her noktasına farklı bir renk armağan etmiş gibiydi. Böyle zamanlara isim vermeye başladım. Vazgeçiş dedim mesela o dakika hissettiğime. Kendimce biricik hayatımda bir vazgeçiş duygusu hissettim. Çünkü ben yoktum, ben ve çocuklarım vardı. Sonra, bazı anları;
    – “İşte bu anı unutmamalıyım.”
    diye kendime söz verdiğim halde unuttuğumu hatırladım. aslında onları hiçbir zaman unutmadığımızı, bize yaşattığı o anlık hissin ömür boyu bilinçaltımızda beklediğini bildiğimi hatırladım. Herhangi bir tetiklenme anında ortaya çıkan ve bizim fıtratımızı, ilişkilerimizi, seçimlerimizi belirleyen anların geleceğe de sirayet edebilmesi… Hayatın bu manidâr döngüsüyle sadece benim karşılaşma ihtimalinin olmadığını biliyorum. Hayatımız işte böyle bize dokunan, bir etki yaratmada mahir olmasa da, bize dokunması ile bizi geçmişe ve bugüne bağlayan anların bütünü. İçinde insanlar var, olaylar, zorluk, kolaylık, kilometre taşları, dönüm ve dönememe noktaları, sen buradan artık yürürsün, sen de buradan dönersin noktaları. Kimbilir; sayılsa ne çok iniş, ne çok çıkış…Ne çok vazgeçiş.. Bence hepsinin bir anlamı var, her vazgeçiş sandığımızın, her neden ki dediğimizin.
    Haziran 19, 2022, #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım