Aile

  • Hüsnü Amca’ya… (Kızlar ve babaları)

    Hep annelik yücedir, ki öyledir. Cenneti anaların ayakları altına seren bir dinimiz var. Bunda hemfikirim. Anne, yeri doldurulamayan, ortalarda olmasa, bir yerlere gitse bile, hasretle yolu gözlenendir. Benim gibi kırkında da olsa, uzakta olduğundan, keşke istediğimde hemen görebilsem dediğim, kokusu çocukluğum, her geçen günle, geri getiremeyeceğim yaşanmışlığımdır.
    Peki, bir baba ne kadar yer kaplar gönlümüzde? Bugün kızlar ve babaları dedim, benim babam ve kızları diye düşündüm. Çünkü ağladık tüm gün. Baba gidince, vicdan muhasebesi daha derin olabilir diye düşündüm. Çünkü geçilen yıllar da yollar da karışık, çetrefilli. Dümdüz bir ovaya uzanamıyor ki çocukluk, ilk genç kızlık dönemleri ve genç kadınlık yılları. Bence çoğumuz annemizle geçirdiğimiz kadar uzun zamanı paylaşamıyoruz babamızla. Belki daha çok kucaklamalıyım babamı da, en az annem kadar olmalı. Kalbim, ah dememeli. İyi ki demeliyim. Babam çok şükür sağ. Allah’ım uzun ömürler versin hepsine. Ne olur dedim bir erkek gidince? Eşime baktım, doyamam herhalde dedim. Peki gidenler doydu mu ki dedim, tövbe dedim. Sonra düşündüm; bir erkek gidince, artık sevdiğinin kucağı, kızının sırtını yasladığı dağı olmaz diye hislendim. Puslandı gözlerim. Kalemin anlatmaya yetmeyeceği duygular düğüm oldu boğazımda. Yine her ölüm gibi,bu sefer de bana bir tokat attı ve gitti. Mekanın cennet olsun amca. 😢

  • Mutlu yıllar Kerem’ im

    Annelik benim için, mutluluk, endişe, kaygı gibi iç içe geçmiş duygularımla, sürekli sorma ve kendimi sorgulama durumu. Yeryüzünde, her anne evladına, kendi şartlarında annelik yapmaya çalışıyor. Kimi çocuğa, sadece bu yüzden şanslı diyor, kimine yazık diyip vahlandığımız oluyor. Kimi anne, çocuğuna bakabilmek için çalışamıyor, kimi, evladını yaz kış demeden pazar tahtalarının arasında büyütüyor, kimi anne, girişimci oluyor; kendi işyerinde bir oda yapıp, her gün çocuğunu yanında taşıyor. Kimi gündüz ayrı, gece ayrı bakıcı buluyor, yine de yorgunluktan dert yanıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek sayılabilir. Kimin daha iyi anne olduğunu kimse bilemez, sorgulamak da dışarıdan bakan gözün haddi değil. Her çocuk için kendi annesi en iyisidir. Bir dönem vardır ki, bu hepimizin hayatında elbet yaşanmıştır. Başkasının annesi daha güzeldir, daha ilgilidir, daha dahadır işte. Bizim annemiz eksiktir, ama başkasının annesi kusursuzdur. Bu dönemin kısa bir dönem sürmesi de isabetlidir. Çünkü anne, yaş aldıkça daha çok özlenendir. Ben geçen yıl, bu günlerde üçüncü defa anne oldum. Öncelerden, mesela ortaokul ve lisenin ilk yıllarında, var olup giden düzene kafa tutar, insanların tutum ve davranışlarının değiştirilmesi gerektiğini düşünürdüm. Herşey kolaydı, hem ne vardı, öyle yapılmasa, böyle yapılsaydı. Zaman geçtikçe, öyle olmadığını anladım. Bunu anladıktan sonra, ben asla öyle olmam, böyle yapmam dediğim her şeyi de yaptım. Üniversitede Düş Sokağı Sakinleri dinleyip, lisede iki varoluşçu yazarın söyledikleri kafana yatınca ya da dünyanın karşısında eğilmez gibi düşüncen ve temsili figürünle matrix filmindeki gibi durduğunu sanınca, birşeyleri değiştiremiyormuşsun. Anne olunca, her nerede olursan ol, aynı duygular seni başka bir insan yapıyormuş. Yapmam dediğin çoğu şeyi normal alıp, kendin başka bir insana evriliyormuşsun. Kendi kapasiteme göre zorlu bir yıl geçirdim. Muhteşem ve zor bir yıl. Başkaları belki daha iyi karşılayabilirdi. Ben zorlandım. Hep omuzlarımda bir ağırlık hissettim. Çok içselleştirdim herşeyi. Nadir zamanlarda oluruna bıraktım. Oğlum Kerem 1 yaşına giriyor. Bana göre, annelik yaparken biraz çuvalladım. Üçünün de gözünün içine baktım. Gözlerinin karasına bir ömrümü veririm, üçünün de. Biraz birinin, biraz diğerinin gönlünü yapmaya çalışırken hep birşeyler yarım kaldı. Bunları eleştirmek, yargılamak için yazmıyorum. Elimden gelenin en iyisini yaptım, yapmaya gayret ediyorum. Yanımda olan, olmayan, destek olan, olmayan herkes, iyi ki var. Herkesten birşeyler öğrendim. Alp için, ilk doğum gününde bir mektup yazmıştım. Mert’ e yazamadım.Kerem ilk yaşına girerken, onun şahsına da bir mektup yazabilecek miyim bilmiyorum. Fırsat bulup yazmayı kendimden diliyorum ☺️ Mutlu ve sağlıklı yılların olsun 3 numaram, kara kuzum👶🧿

  • Ben bugün oğlumu gördüm

    Yüzyıllarca yaşayacakmış gibi uzun uzun üzüldüğüm zamanlar oluyor. Bazen öyle evhamlı, öyle bıkkın oluyorum ki. Bazı dönüm noktalarımız var hepimizin, keşke ardını görebilsem dediğimiz sahneler. Bir film vardı, sonra benzerleri de çekildi. Filmin adı “Sliding Doors”. Gywneth Paltrow oynuyordu. O metroya binseydi ne olurdu, binmeseydi ne olurdu diye gelişen olaylardı. Filmin ne girizgahını, ne sonucunu hatırlıyorum. Film bende sadece bir etki bırakmıştı. Kendim de, böyle düşünürüm bazen. Matematik yaparım ablamın dediği gibi, bir avucumda artılar, bir avucumda eksiler.(işletme, iktisat okuyanlar bilir, pros & cons). İşlemin sonucu beni kalben ve mantıken mutlu edecek mi diye tartarım. Beni mutlu etmeyen dönüm noktalarında yanlış toplamalar, çıkarmalar yaptım. Ama sonrasında şunu fark ettim. Bunların hepsi hayra çıktı. Hayır sandığımda şer, şer sandığımda hayır varmış meğer. Bu aralar, malum süreç, sürekli bir hesaplaşma hali, olanların yerine böyle olsaymış dediklerim ve en önemlisi de günlük çıkmazlar ile kendimi bunaltmayı başardım. Bedenen o kadar yoruldum ki, uykusuzluk canıma tak etti. Çocuklar, 13 Mart’ dan bu yana eski düzenlerinden ayrılar. Önce başlarda yaşanan korku, süreci kabullenmeye başlamaya doğru gidiyor. Biz de bir hale, yola girdik, gireceğiz gibi duruyor. Bugün yine çocukların çığlıkları, Alp’ in Mert’ e gücünün yetmesi, onu durmadan ağlatması, Kerem’ in sürekli içinden gelen ağlama isteği, geceleri ayakta gezmem derken, çok insani bir hisle bunaldım. Birkaç gündür zaten darlanmıştım. Sonra Alp’ i gözlemledim. Günlerdir beni bunaltan çocuk, ışık gibi parladı gözümün önünde. 2 gündür bizimle kendi isteğiyle sahur yapıp orucunu tutuyor. Kerem’ i oyalıyor, masayı benimle hazırlıyor. Havuçları soyup, bardağın içine güzelce yerleştiriyor. Sonra en çok hoşuma gideni, bir genç gibi evin içinde kendi keyif alanını yaratmış olması. İftardan sonra, büyük cam kupaya çayını koyup, kitabını okuması, Tommiks sevmesi, kapılara saçma sapan yazılar asması ve nicesi. Bugün, bu yorgunluğuma karşılık Allah bana çocuğunun büyüdüğünü gör dedi sanki. Birden önümde abartılı, ışıklı kocaman bir fener gibi çaktı. Sonra şükrettim sonsuz🙏
    Gündelik, çözülemeyen sıkıntılardan bahsediyorum. İnsan göremiyor bazen karşısındaki ışığı. Allah,’ ım, her ana babaya, evlatlarının sağlıkla büyüdüğünü görmeyi nasip etsin. Bugün, ben oğlumu gördüm. Meğerse, ben onu gerçekte, çoğu zaman görmüyormuşum.

  • Biraz Umut

    İşin ilmine ermiş gibi yazamam, ahkam keser gibi konuşmayı deseniz, konuşamam. Belki anlık, kendi içimde yoğun bir şekilde hisseder ve duygu geçişini ancak kendime hissettirebilirim. O yüzden, ne yaptığım karalamalarda, ne de burada, öğrendim ki diye başlayan süslü cümleler kuramam. Sadece der, paylaşırım belki. Başlarda, yeni bir ruh halinden ötekine geçeceğimi, kısıtlamalara rağmen günlerin sular gibi geçeceğini tahmin edemezdim. Özlemeye nasıl dayanacağımı da mesela hiç düşünmemiştim. Her şey normale döner ve yaz yine başlardı. Ama eskiye dönmek zor gibi. Dün sahurdan sonra, babam geldi aklıma. Biz buradan gidince, çocukları sırayla koklar, kokularını içine çeker, sonra da anneme seslenir, ” Esiiin, ohh, tamam, bitti benim işim, bitti özlem der”. Ona göre özlemek demek, torunlarının kokusunu ciğerlerine doldurmak. O kadar çok an varmış ki yaşanan, en kıymetlilerinden hem de. Babamın bize yaşattığı, bize sıradan gelen bu an gibi. Bugüne kadar anlamamış, görmemişim. Bir arkadaşım, evinin balkonundan, binalar arasından görünen denizin fotoğrafını paylaşmış. Ah dedim, deniz kokusu geldi burnuma. İstanbul’ da Mehmet ile gittiğimiz açıkhava konserlerinde, denizden vuran esinti, çoook eskiden gittiğimiz Rumeli Hisarı konserleri, yaz mevsiminin, müziğin ve birlikte olmanın mutluluğu. Sanki bu günler hiç geri gelmeyecek gibi. Tabi bir de komplo teorileri var. Bunlara inanmak dahi istemiyorum. Her şeyi fotoğraf kareleri ile aklımda tutan ben, dokunmadan, kokusunu duymadan, hissetmeden nasıl yeni bir düzende yaşayacağımızı hayal edemiyorum. Çocukların bu düzende ne kadar çocuk olabileceklerini düşünüyorum. Bazı günleri çok sıradan hissederken, bazı günler mutsuz, bazı günler enerjik oluyoruz. Tabi aynı ev içinde birbirimizi etkiliyoruz. Onların gözüyle görebilince, daha umutlu olmak için sebepler buluyorum kendime. Bazen durmak, birşey yapmadan beklemek istiyorum. Sadece şu mübarek ayda şükretmek, şükretmek, şükretmek… Kavuşmanın kıymetini bileceğimiz eski güzel günlere doğru umut etmek istiyorum.

  • Annem ile kahve içmeyi özledim (çok)

    “Anne olunca anlarsın” der tüm anneler. Benim annem de hep öyle derdi. Annelik bir yolculuk. Annemi tam olarak anlayabilmek için, onun aştığı tüm yolları geçmem gerek. Bu nedenle, annemi tamamen anladım cümlesini şu an kuramam. Ama anne olduktan sonra, annemi daha iyi anladım diyebilirim. Herkesin annesi en iyisidir. Ben,annem kadar sabırlı bir anne değilim. Çünkü annem hep sabır taşıdır. Bize, torunlarına, babama. Hep toprak gibi; alır göğsüne, sanki sinesinde tutar. Annem, üç çocuğunu da, imkanları dahilinde en iyi şekilde büyütmüş. Bazen anneme, biz senin kadar annelik mi yapıyoruz derim. Herkesin anneliği çocuğuna elbet. Eminim her anne, zaten en iyisidir. Hasta evladını bekleyen anne, evladını değil çatlamış toprağa dokunup, sevebilen anne, anne olmayı dileyip, türlü türlü yollara rağmen anne olamayan, anne ruhlu kadın. Ben, bazen yorulunca, benim ki de iş mi derim. Şükrederim, ama şükrettiğim için de utanırım. Annelik sürekli bir endişe hali, hatta delilik. İnsan bazı anları, bazı lafları aklına kazıyor. Böyle güzel bir günde, belki ne gerek var, yazmış yine diyebilirsiniz. Ben hiç unutmadım. Bizim bir akrabamızın kızı 17 yaşında vefat etti.Ansızın. İnsan dillendirmek bile istemiyor. Ama yazacağım. O gün, işte malum gün, annesi feryat ediyordu. “Biz dün falanca yerdeydik, öyle yedik, öyle yedik ki ,meğer benim evladım ölmüş o saatte. Birden durdu, sahi aç mıydı, karnı aç mıydı diye dakikalarca aynı yerde kaldı, ağladı. Sahi aç mıydı lafı dokunmuştu bana, ben daha genç bir kızdım o gün. Pek çok hikâye var, dinlemesi, duyması zorken, buna dayanmak da nasıl olur dediğimiz hikâyeler var. Allah’ım hepinizin evladını bağışlasın. Sağlıkla büyüdüklerini görmeyi nasip etsin. Bir hadis-i şerif var. Tam cümlesini bulamadım. Şu anlama geliyor. “Evlatlarınıza dua ettiğiniz zaman, onların etrafında nasıl bir zırh olduğunu bilseniz, dua etmeyi bir dakika bile bırakmadınız” diyor. Allah’ ım evlatlarımızı da, annelerimizi de başımızdan eksik etmesin. Annemle kahve içmeyi çok özledim…😔

  • Hep yaşamak istediğim zamanlar

    Kuyunun orada atıl duran salıncağı 3.kata çıkarmak istedik. Alp evde kendi için bir kitap okuma ve kendiyle zaman geçirme köşesi istiyordu. Ablam ile salıncağı iki parçaya ayırıp çıkarmaya niyetlendik. Köşelerden döndürmek çok zor olacağından, babam salıncağa aşağıdan ip bağladı ve yine İsmet Usta becerisiyle, salıncağı 3.kata çekti. Alp’ in gözünde babam artık bir Hulk. Bize, dedem benim Hulk’ ım diyor. Çocuklar için büyüklerimiz o kadar kıymetli ki, bunu ancak büyüdüklerinde anlayacaklar. Benim için öyle oldu. Anneannemin, babaannemin evinde yediğim yemekleri, orada geçirdiğim zamanları, dedemin tencereyi çevirip sobanın üzerinde pişirdiği patatesi, anneannemin kıymalı gözlemesi, reyhanlı böreği, galdirik otu ve onlarcası, babaannemin her derde deva kara otu, tarhana çorbası, o evlerindeki huzur halen aklımda, kalbimde. Güçleri yetmeyecek, enerjileri bitecek sanmama rağmen, annemin, babamın torunlarıyla geçirdiği zamana şükrediyorum.🙏🙏

  • Uzaktan Eğitim!

    Milli Eğitim Bakanımız’ ın paylaşımlarını okuyorum. Okurken içimde bir his beliriyor. Ucundan tutmasan kaçıp gidecek bir şeyleri öyle coşkuyla tutmaya çalışan içerikler ki, kendimi her yazısını okur halde buluyorum. Bu aralar gelgitli ruh halimi tanımlıyor gibi geliyor böyle yazılar. Tam bu Eylül ayında, her şey ucundan tutmazsak kaçıp gidecek gibi geliyor. Çocukların uzaktan eğitim şeklindeki, benim kontrol edemediğim çalışma modeli, ilkokul 1.sınıfa gidecek miniğimin bunları nasıl karşilayabileceği, sağlığımızın her zaman daim olup olmayacağı soruları, öylesine koyversem de yaşasam isteği, sonrasında bu ipin ucunu hep yakalama isteği. Şaşan düzenimiz, insanı olarak beklentilerimiz, yarım bıraktıklarımız derken öyle geçip giden günlerimizde duygular, beklentilerimiz, şükür ve pişmanlıklar zaman zaman iç içe geçiyor. Onlarca deneme yazısı yazıyorum bu ara, ama hepsi yarım kalıyor. Bir konuda düşünüyor ve onu yazıyorum. Mesela, adalet, hatır, çocuklar için harcanan emek ve zaman gibi aklıma ne gelirse not alıyorum. Bana nefes aldıran tek şey bu, şu dönemde. Farklı yaşlardaki 3 çocuğu idare etmekte çok zorlanıyorum bu aralar. Tek sağlık olsun yeter diyorum ama… İpin ucunu tutuyorum var gücümle, kaçmasın diye, sımsıkı…

  • Yetmez diyor Başak kadını

    Dün bir kitaba başlıyordum. Önsözünde yazar, kitabı babasına ve annesine ithaf ettiğini söylemiş. Annesi için şu ifadeleri kullanmış. “Gençliğini ben ve kardeşlerim için harcayan sevgili anneme teşekkür ederim.” Gençliğini harcamak ve çocuklar için bunu yapmak. Harcamak ifadesi beni mutlu etse de, içimi burktu. Annesinin kendi ve kardeşleri için gençliğini harcadığını idrak edebilmek ve kıymet bilmek; üzücü olanı ise, annesinin gençliğini çocukları için harcamış olması. Bence kimse, seçerek ve isteyerek çocuklar için bütün ömrünü çocuklarının yoluna koymazdı. Ama… Evladının yüzünü görünce, zaten neyin var neyin yoksa onların yoluna koyuyorsun. Ayaklarına taş değmesin diye uğraşıyorsun. Herşey olması gerektiği gibi olsun diye türlü türlü işler içinde, evladını mutsuz da ediyorsun. Bu aralar, gece olunca hep bunu düşünüyorum. Ben ve 3 evladım. Sanki bitirilecek bir yapbozun parçalarını arıyor gibi, her rengi, her resmi birbiriyle uyum içinde olsun diye her yolu deniyorum. Güzelce konuşuyorum, olmuyor. Dayanamıyor, yeterli sabrı gösteremiyorum. İçimden coştukca coşan kaba bir insan çıkıp bağırıyor. Böyle çözeceğimi sanıp, tamam bu sefer diyorum. Ama bu yolla çözülemeyeceğini tekrar tekrar tecrübe ediyorum. Herkesin benzer durumlarda olduğunu düşünüyor, rahatlıyorum. Sonra içimdeki başak kadını, yetmez diyor. Daha fazlasını yapmalısın. Gücüm bitiyor, bir yerde yoruluyor ve koyvermek istiyorum. Ama ne mümkün…
    Annem hep hatırımda. Ben artık annemin bizim için çocukluğunu, gençliğini harcadığını biliyorum. Annemi sırtımda taşırım. Herkesin annesi gibi benim annem de çok kıymetli. Ona verdiğimiz değeri biliyor artık annem. Bunu bizim hissedip biliyor olmamız da güzel. Çocuklarımız, farklı kuşaktan gelen, bizden çok farklı olan Z kuşağı da bu kadar değer bilir mi bilmiyorum. Değerli hissetmek, bunu çocuğundan görmek güzel olsa gerek. Kim bilir, belki bir gün.

  • Geçiyor mu?

    Bugün kendimi bir filmin giriş sahnesini izliyor gibi hissettim. Gözümdeki sahne şöyleydi. Yapraklar rüzgarla birlikte savruluyor ve ekrana o günün tarihi geliyor. 19 Eylül 2020… Bugünleri hiç unutmayacağım dedim. Unutmayacağım omuzumdaki ağırlığı, göz kapaklarımdaki acımayı, bugünlerde beyhude saydığım çabamı, kendimce haksız bulduğum insanların kıymet bilmezliklerini. Duam bâki. Her sabah şükür ile sağ ayağımı yere koyuyorum, her gece şükürle geçiyorum akşamdan geceye. Bunlara sözüm yok. Unutamayacağım başka ağır zamanlar olmasın tek. Bugünleri arar halde bulmayayım kendimi. İki gün önce büyük oğlumun yaşadığı öfke patlaması ile kendime geldim. Hani yeni ay diyorlar ya, yeni başlangıçlara delalet bir anlamda. Sırtımdan soğuk soğuk terler aktı. Ne yapacağımı bilemedim. Ben de çok öfkelendim ama bağırıp çağırmaktan başka bir şey gelmedi elimden. Bugün rüzgar öyle hızlı hızlı esmeye başladı ki, iyice halsiz olan bedenim, huysuzluğu tavan yapmış Kerem ile yine sokaklarda gezmeye çalışıyor, Mert kendince oyun bulup parkta zaman geçirirken, Alp ise kendince birşeyler bulmuş oyalanıyordu. Dün “Kırmızı Oda” adlı dizide bir sahne izledim. Gülseren Budayıcıoğlu’ nun sekreteri Tuna, doktor hanım öğle yemeği yemek istemeyince, odasına simit ve çay getiriyor, yemesi için başında bekliyordu. Sahnede çok güzel canlandırmışlar o duyguyu, önemsenmek hissi ve bunu hissettirmek. Sen bir şeyler verirsen, sana yardım eder, seninle ilgilenirim düşüncesinden uzak, seni önemsiyorum, sana her zaman yardımcı olurum duygusu o kısacık sahnede bana geçti. Belki benim gibi bundan bu çıkarımı yapacak bir Allah’ ın kulu yoktur. Ben izlerken böyle düşündüm. Çünkü çok yoruldum sevgili dışardan bakanlar. Bu sonbahar ve rüzgar sert bir tokat gibi, ayın yeni hali ile yine yüzüme vurdu gitti. Bugün de buradan yak bakalım dedi. Ara sıra sevebilirim galiba desem de yine sevemedim burayı, bugün de olmadı. Belki yarın yeni bir gün olur, belki sonraki gün, belki ondan sonraki gün de…
    Not: Sevgili Perihan, bana bunları ne zaman nasıl yazıyorsun dedi. Çok zor yazıyorum Perihan dedim. Emzirirken, Kerem ağlarken, çocuklar bağırışırken, tapu dairesinde bile yazmışlığım var dedim. Yine öyle yazabildiğim yazılardan biri oldu. Kim nasıl anlarsa artık, atış serbest.

  • Teyze / Ana Yarısı

    Teyze, insanın ağzının içini dolduran bir kelime. Teyzem ise ana yarısı demek. Bizim evde bir haftadır bir telefon trafiği yaşanıyor. Mert, durmadan annem ve ablamı arıyor. İstediği bir şeyi oldurmak için, önce zemin hazırlamış, sonra işini kargo safhasına kadar getirebilmiş. Bunu yaparken, teyzesi ve anneannesi ile kurduğu iletişim hepimizin hayatına renk kattı. Ve bugün Mert istediğine kavuştu. Kapıda, ben paketi teslim alırken, Mert’ in mutluluğunu anılarımda silinmeyecek bir fotoğraf gibi saklayabilmek isterdim. Mert’ e istediğini herhangi biri de alabilir, 1 günde kapımızda olabilirdi. Mert, kimden neyi, nasıl isteyebileceğini biliyor. Teyzesinin onu nasıl önemsediğini, neye evet, neye hayır diyebileceğini, her telefon açtığında teyzesinin sabırla sorularına yanıt verdiğini, beni aradan çıkarıp teyze ile nasıl ana yarısı olunduğunu o zaten biliyor. Evlatlarıma ana yarısı olan bir ablaya sahip olmak da benim, anamdan babamdan bana en büyük servet. Bu da bugün bir şükür sebebi işte. Bugünkü mutluluğumuz akşam teyzeden gelen kargo paketi. Bir hediyeden çok daha fazlası benim için…