Aile

  • Ziya Paşa sevdası

    Bu sabah Bahçelievler’ e gelirken tam da böyle bir şey dedim kendime. İşte sebebi bu. Aidiyet duygusu. Benim şu an yaşadığım şehirde eksikliğini hissettiğim bu işte. Benim gibi alışkanlıklarına bağlı insanların ortak sorunudur belki. Çok çabuk ortama uygun kabuk değiştiremeyen ben, evlendikten sonra daha hızlı ortam değişikliklerine uyum sağlar oldum. Peki içimdeki o belirsizlik hissi doldu mu? Buna yanıtım kesin bir şekilde hayır. Artık yeni düzenimin yerleşik insanı olsam da, hep yaşanmışlık aradım. Uşak’ ta sanki kurulu bir oyun şehrinin mekanları var. Oralarla ve insanlarıyla tanıştım, tanıştırıldım. Bur sürü taş koydum geçen günlerimin üzerine. Ailem büyüdü. Ben de biraz büyüdüm. Biraz içime döndüm. Dedim ki az evvel, tam da şu Ziya Paşa yazısını görünce; şu an yaşadığım şehrin sokağında koşmadım ki, hiç kapısını çocukken çaldığım bir komşum da yok. Annemin evinde, dolabın kapağında duran salçayı beyaz ekmeğe hızlıca sürüp evden çıkmışlığım da yok. İşim olmayan yerleri de bilirim Uşak’ ta. Ama bir tane caddesinde bisikletimle sabah 7′ den aksam ezanını kadar gezmedim. Hiç dizlerim de kanamadı o sokaklarda. Ziya Paşa’ yı durmadan özlüyor değilim elbet. Kim ne derse desin, söz çok doğru. İnsanın anayurdu çocukluğudur. Nereye gidersem çocukluğumu da götürüyorum. Çünkü benim içimde. Bazen bir boşluk hissediyorum. Hayat ne kadar yolunda gitse de, bilemiyorum nereden tutsam da dolsa diye. İşte böyle. Ben de herkes gibi kurduğum düzende, kendime göre iyi ki ve keşkelerle yaşıyorum. Skora bakarsam gayet iyi bir puanlama benimki. Ben uzun zamandır herhangi bir şeyden veya insan davranışından şikayet etmiyorum. Şükürlerim çok benim. Yine de soruyorum kendime. Şartlar daha farklı olsa, daha çok hisseder miydim şu an yaşadığım şehri. Belki deli gibi hasret duymazdım her sokağını bildiğim bu semte aklıma vurdukça. İşte böyle. Bugün de böyle geldi geçti benden. Istanbul…Yaşanmazsın belki ama içimizde yaşatırsın kendini…

  • İyi ki doğdun annem

    Bir yerlerde okumuştum. Hatırımda kalmış. İnsanlara ” Eğer yeniden dünyaya gelme şansınız olsa, annenizin başka biri olmasını ister miydiniz?” diye sormuşlar. Çok büyük bir kesim annesini hiç kimseye değişmeyeceğini söylemiş. Düşünsenize 70 yaşına gelebildiniz, belki anneniz artık sizinle değil yahut Allah ömür verdi, sizinle; ki şanslısınız. Biliyorsunuz, türlü türlü huyu var annenizin, belki zaman zaman siz de katlanamıyorsunuz ama ” annem” diye başlayan bir türkü, şarkı duysanız, gözleriniz nemleniyor,sesiniz titriyor. Ben de annemi kimselere değişmem. Farklı şehirlerde yaşıyor olmamıza rağmen, annemi aradığımda, telefonu “Efendim kızımm” diye açabileceğini bilmek benim güvenli alanım, huzurlu bir rutin belki benim için. Anneliğim de, anneme bakışım da epey evrildi. Hakkını vermek için çabaladığım hayatımda en büyük kavgayı kendimle ettiğim günlerden bugünlere gelene kadar, her zaman, annem var dedim. İyi ki var. Annem var ve ben halen çocuğum. Annem var ve çocukluğumun arka bahçesinde halen çiçekler var, evde menekşeler, dolapta yaş pasta, fırında kıymalı pide. Hatta yıkılmış gitmiş, yerinde iş merkezi olan Ünverdi Sineması’ nda Kemal Sunal filmleri gösteriliyor. Annem var ve evet çocukluğum da canlı, ilk gençlik yılları koşar adım, düşe kalka, genç kadınlık zamanları geçiyorken annem var ki, ben hem onun çocuğu, hem oğlanların annesiyim. Bugün annemin doğumgünü. İyi ki var annem. Annem iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizimlesin❤️🙏

  • Şükür

    Bizim evde baba ile yenilen akşam yemekleri çok nadir olur. Çocuklar da, ben de bunu kabul etmiş gibiyiz. Bugün iftar sofrasında, beşimiz bir arada, ezanın okunmasını beklerken, Kerem zorla oturtulduğu mama sandalyesinde mızıldıyor, Alp ile Mert yine didişiyorken ” Çocuklar, bir şey söylemek istiyorum” dedim. ” Bazı anlar insana o an çok sıradan gibi gelir ama yokluğunda ne kadar değerli olduğunu anlarız. Tıpkı şimdi bir arada olup birlikte, sağlıkla bu masada olabilmemiz gibi “dedim. Alp, daha ben belki üçüncü kelimemi söylemeden ” tamam, tamam” demeye başladı. Yine lafı ağzıma tıktı. Söylediğim her lafı, bir nasihat sanarak ondaki “ben”(anne) algısını kolay kolay aşamayacağımı biliyorum. Konum bu da değil aslında. Kıymet bilmek diye bir şey var. Yaşarken, ne büyük zenginlik olduğunu bilmediğimiz binlerce an var. Şikayet ettiğimiz çoğu şey, bazen iyi ki var. Bu günler çok fazla dram içeriyor. Eğer sağlıkla geçersek şu günleri, hatırımızda çok buruk kalacağı kesin. Yine çember daraldı. Bu sefer yorgunluk var, bıkkınlık var, ekonomik zorluklar, duyduğun giden çınarların, gencecik insanların haberlerine boynunu büküp üzülmek var. Elimizde ne kaldıysa, belki de tadını çıkarmak gerek. Bir daha yaşanır mı bilemeyeceğim her anı bana bir lütufmuş gibi yaşamak istiyorum. Dua ediyorum aklıma geldikçe. Allah’ım aç kalp gözünü ne olur şu kalbi tükenmiş insanların diye. Ama kime dokunsan haklı, kimi tükenmiş, kimi gelgitlerde, kimi ekmeğinin peşinde, bir şey görecek gibi değil. Şairin dediği gibi; ” Nerede o gördüklerim, nerede o beklediğim, rengi başka, tadı başka…” Herkes için huzur, sabır, sağlık diliyorum bu mübarek ayda..

  • Anneler Günü

    Annelik içgüdüseldir, babalık öğrenilir diyenler var. Evet anne olmayı istedim. Allah bana, 3 evladımın kokusunu içime çekmeyi nasip etti. Yüce Allah’ıma sonsuz teşekkür ederim. Bundan 12 yıl önce anne olduğumda, oğlumu ilk gördüğümde ay ne güzel şey falan demedim, içimde kelebekler de uçmadı. Zaten apar topar girdiğim sezaryen psikolojisi ile gözlerim ağlamaktan şişmişti. Bebeğim cerrahi bir operasyon sonucu, ben baygınken çıkarılmıştı. Hem ben doğum mu yapmıştım. Normal doğum yapsaydım da görseydim sancı ne demekti.Eve geldik. Bu sefer sütün yok dendi. Bebek durmadan ağlıyor ve uyumuyordu. Kitaplarda 18 saat uyur deniyordu. Hâlbuki benim bebeğim 15 dakika bile uyumuyordu. Çok gazlıydı belki ama ilk dört ay zaten gaz da olmazdı. Sonra ilk günler istemedim onu. Mehmet’ e durup durup ” Biz ne yaptık?” diyordum. Kendi depresyonum ile sürekli ağlayan bir bebekle beraber mücadele etmeye çalışıyordum. Kimse beni anlamıyordu. Sütün yok, doymuyor, bu nasıl bebek diyorlardı. Bebek ağlarken, ona öfkelenip ” Bırak ağlasın” diyordum. Sonra içim geçip gözümü kapadığımda, bir beşiğin içinde bebeğim sürüklenip gidiyordu. Ben bir şey yapamıyordum. Çok şükür ki çok kısa sürdü. Ama beni duygudan duyguya vurdu. Kolay olmayan günlermiş. Sonradan anladım. Anneler günü ile ilgili benim de edecek lafım olsun istedim. Eşim bana ilk anneler gününde tost makinesi almıştı. Çok bozulmuş, ama o an birşey diyememiştim. Anne olarak en çok anlaşılmayı istedim, özledim. Benim istediğim, bir tost makinesinden çok destek, anlayış, empatiydi. Anneyim diye, kendimi kimsenin hayatının merkezine de oturtmadım. Tüm kendimden geçişime, aklımın bir köşesinde kalan, artık gerçekleşmeyecek istek ve arzularıma rağmen anne olmaktan hiç pişman olmadım. Anneler günü bir gün değil, anneler ve çocukları oldukça her zaman var olacak. Evlatlarına tüm kalbiyle annelik yapmaya çalışan, doğurmuş, doğurmamış tüm annelerin anneler gününü kutlarım.

  • Yazmak her zaman anlatamaz

    Çocuk olmak güzel şey. Artık çocuk olamayacağımıza göre, bir çocuğun gözleriyle görmek güzel şey diyeyim. Ben çocuklara:
    – Dede olasınız, sakallarınız böyle beyaz beyaz olsun” diyorum.
    Mert:
    – Anneee, öyle deme sürekli, ben büyümek istemiyorum” diyor.
    Öğretmeninin Mert’i tanımlarken kurduğu cümlenin bir yeri şöyleydi:
    – Çocuk olmanın saflığını, doğallığını koruyabilmiş ….
    Mert’ in bugün yaptığı peluş oyuncak listesini görünce anlık duygular geçti benden yine. Bu sefer dökemedim yazıya. Hissettiklerim söyleyebildiklerimden çok fazla oluyor bazen. Yazsam kusurlu oluyor. Keşke tüm çocuklar çocuk gibi büyüme şansına sahip olabilseydi diye düşündüm sadece…

  • Babama…

    Babalar ve kızları…Ben babamın küçük kızıyım. Ablamdan sonra gelen 2. kız evlat. Babamın da, annemin de ” kara kızıyım”. Karalığım, 1 yaşında tanıştığımız Kumburgaz yazlarından gelen lakabım. Sudan çıkmadığım ve kumdan ayrılmadığım için rengim bir türlü kışın dahi açılmazdı. Öylelikle adım kara kız kaldı. Böyle babalar günü gibi günlere pek anlam yüklemesek de, hepimizin gözünden bir bulut, bazen bir sis geçiyor. Bazen gözyaşı, bazen mutluluk oluyor. Bazen hesaplaşma, bazen keşke, bazen iyi ki… Babam sosyal medya kullanmadığı için, yazılarımı okumuyor. Ben de pek göndermiyorum. Eğer okuyor olsaydı, çok hoşuna giderdi eminim. En son Şubat başında gördüm anne ve babamı. Bu sene pandemi derken ayrı düştük. Herkes sağlıklı olsun dedik, gelip gidemedik. Bazen diyorum ki, keşke şu yaşımın gözüyle bakabilseymişim babama da, anneme de. Babamı otorite gibi gördüğüm günlerden, sırtımı yasladığım dağım olarak düşündüğüm bu günlere gelmek ne güzel. Babam şöyle derdi anneme:
    – Kızlarım baba evinde görsün her şeyi.
    Bana göre hiçbir şeyi eksik etmedi. Her şeyi de baba evinde gördüm. Dediğini yaptı. Çok gezerdik, bize göre en güzel yerlerde yemek yerdik. Pazar günü, arabaya binip, arka koltuğa dönüp:
    – Et mi balık mı? derdi.
    Balıksa, Balık Osman’ a, etse Uludağ Et Lokantası’ na götürürdü.
    Sonra, bazı hafta sonları erkenden cümbür cemaat Bursa’ ya giderdik. Hep kendimize göre, kendi anladığımız gibi. Bir dönem bize çok anlamsız geldi. Belki o zor ergen dönemlerdi. Birbirimizi çok anlayamadık. O da geçti. Şimdi torunların sırası. Şimdi biz o ergen dönemleri geçmeye çalışıyoruz. Babam torunlarıyla lokum😊 Hayatın döngüsü bu olsa gerek. Bu aralar babamı daha çok görmek istiyorum. Görüntülü arasam bir an önce gitmek istiyorum yeniden yanlarına. Zaman çok sınır tanımaz geçiyor. Allah hayatta olan tüm babalara sağlıklı, uzun ömürler versin. Bizim babamıza da. Ben halen babamın küçük kızıyım. Bize gösteremediği kocaman sevgisi ile kollarının altına aldığı kızlarıyız… Halen…

  • Kendimi dinlediğim bir an

    Öylesine geçip gittiğimiz yerlerde açan çiçekler vardır, görmeyiz. Toprağın üstünde kurumuş otların arasından çıkmış hercailer, özenli bir peyzajın arasından çıkan uyku çiçekleri, çok zamanlar geçirmiş ulu ağaçların yarılmış gövdelerinde açan envai çeşit filiz dal…. Bana neler anlatır bir bilseniz…Hayatı seyreyleyip gitmek var, hercailerin renklerini görmek var. Bazen böyle anlar olur, mesaj kaygılı geçer pek çok şey gözümün önünden. Mert’ i okul kapısında beklerken bir kız çocuğu gördüm. Gözleri o kadar anlamlı, o kadar güzel hareliydi ki. Evet, kelime bu olmalı. Hareli güzel gözleri olan kız çocuğu. Biz de öyle değil miydik? Ben bir kız çocuğuydum. Şimdiyse, o kız çocuğu gitti, üzerime yapışmış sıfatlarımla görevlerimi yerine getirme gayretindeyim. Gözümün önünde , başımın tam sağ yanında bir şerit geçiyor. Evet bu iş tamamlandı, bu da bitti, bu da. Büyümek de zor, büyütmek de. Çocukların her dönem büyüme ataklarını karşılamak, kafamın içinde sağda solda okuduklarımın yankılanması, dijital dünyada da yaşamak, artan kalabalık ve yalnızlıklar. Nihayetinde yalnız kalıyoruz. Kendimi dinlediğim bir akşamdayım yine. Bazen böyle olur, nadir olur ama olur. Kolum kanadım kırık gibi olur. Üzülürüm bu hengameye. Her şey çok basit yaşanabilse derim, belki de öyle hissetmek isterim. Hercainin rengini, o solmuş yaprakların üzerinde açan petunyaları nasıl daha önce görmediğime şaşırırım. Güzel anlamlı bakan bir çift göz çok şey anlatır.
    Böyle bir akşam işte, yine kendimi dinledim. Bugün bu yastığa başımı koyup unutacağım kulağıma kendi söylediklerimi. Güzel uykularında olan evlatların kokusunu çektim içime. Bu anda kalacağım… Sağlıkla, sevgiyle…

  • Koyversem

    Dün bir TV programına denk geldim. Programın sunucusu “40 yıl önce annemi kaybettim. Hastaneden bana gönderdiği mektupları evi toparlarken buldum. Bir çocuk olarak ne kadar çok sevildiğimi yeniden hatırladım ve bu duyguyla günlerdir baş etmeye çalışıyorum” dedi. Aslında çok daha güzel ifade etti. Aklımda kelimeler hep ardı sıra dizilmiş, bir yazının girizgahını oluşturacak gibi bekliyorken, ben onları her seferinde havada kaybediyorum. Benim nereye gittiğini bilmediğim, havada yazılı kelimeler cennetine gidiyordur belki. Yani kısacası yazamıyorum. Aklıma geldiği an ses kaydı yapmak yazmak gibi olmuyor. Ses kaydı da mümkün olmuyor gibi. Neyse, bu ara acaba hangi unutulmuş duygumu özledim diye düşünüyordum, Aslı Şafak’ ın TV programındaki o sözleri benim yazımın girişi oldu. Böyle, gönlümün titriyor oluşu, hisleri tercüme etmeye çalışıyor olmam bana bazen lüzumsuz bir gayret gibi geliyor. Çünkü hayat olanca hızı, çilesi, adaletsizliği ile yürüyüp giderken, şu olan bitene, sadece izleyici olarak bile, katlanabilmek artık insani duyguları kontrol edebilme çabasının çok daha üzerinde bir irade gerektiriyor. Bu da ayrı bir konu. Yani ben bunlardan bahsederken hep farkındayım olan bitenin. Hatta, hadi kızım, yaz, çiz ne düşünüyorsan diyorum ama çok fevri bir hareket olması bir yana, susma hakkımı ve susma statüsünde olma bilincimi kullanıyorum diyelim. Ben de hoşuma gitmeyen toplumsal çarpıklıkları işte burada diye göstermek istesem de, yazamıyorum işte. Hep bir frene basma hâli var bende. Koyversem olmayacak diye tutturdum kendi kendime. Unuttum sevdiğim şeylerin bana hissettirdiklerini. Unuttuğum duygularım var dedim ya, yani, yapabildiklerimin bana hissettirdiklerinden bahsediyorum. Mesela kendim olmak. Gerçekten kendim gibi yaşamak, ruhumu doyurmak, odaklanmak, istediğim insanları yamacımda, diğerlerini ötede tutabilmek, kitaplara kendimi kaptırabilmek, zaman ayırmayı kahve içmenin çok ötesinde algılayabilmek, birinin kıymetlisi olmak, içimdeki öğrenme aşkını yeniden ateşlemek, yağmurlu İstanbul trafiğinde Nihat’la Curcuna dinlemek, eski bir şarkıyı yanda bekleyen araçtaki insana aldırmadan bağıra bağıra söyleyebilmek… Listem uzun. Bu yazıyı yine zor yazdım. Benim yazma hevesim ile Kerem’ in uyku saati denk gelmiyor. Hiperaktif ötesi bir 3 numaram var. Yazım hatalarım varsa affola.
    Not: Sevgili Şeyma, beni yazma konusunda motive ediyor:) 2 gün önce, ” Yatırımların karşılık buluyor abla” dedi. Mert ile Aziz Sancar’ a mektup yazmışlar. Şeyma’ nın dediği gibi; yatırımlarım belki karşılık buluyordur.🙏

  • Evham mı dediniz?

    Bazen her şey çok yolunda gibi oluyor. Birden nasıl böyle hissedebildiğime bir anlam veremiyorum. Hatta böyle olması çok tuhaf diyorum. Çünkü evde ufak tefek vukuatlar, ergen tartışması, kardeş kavgası her gün farklı dozda devam ediyor. Bazen de şimdiki gibi oluyor. Tetikte bekliyorum. Çocukların hasta olacakları belliyse, o gece daha ateş çıkmadan, öksürük şiddetlenmeden tetikte bekliyorum. Ben burada bir duygumu paylaştığımda, insanların üzülme geçer, biz de böyleydik gibi iyi niyetli yorumları yanında, ne var ki bundan bahsetmiş demesi de aynı duygu durum ifadesine verilen farklı bir davranış örneği. Açık açık yazmak istiyorum, tam da işte böyleyim diye. Sonra burası çok doğru bir mecra olmasa gerek diyorum. İnsanların kendi derin! bakışlarını koydukları en doğal fotoğraflarının altındaki ingilizce mesaj kaygılı içerikleri görüyorum. Sen yanlış yerdesin kızım. Git başka yerde arz-ı endam et diyorum ama şimdilik yine bu mecra ile devam ediyorum. Çocukları büyütürken yaşadığım en derin duygu belki de, zor zamanlarda evham ve tuhaf varsayımların içinde olup, yalnızlığımın bu varsayımlarımı karşılayamayacak güçte olma ihtimalini hissettiğim zamanlardakidir. Çok anlaşılır ve hissedilebilir bir tanımlama mı bilemiyorum. Yalnızlığın da bir gücü var bence. Bazen çok güçlü oluyor. Eyvallahım yok sana mertebesinde. Çünkü bendim o gün oradaki, sen değil durumu. Ya da işte böyle anlatmaya çalıştığım durumdaki gibi. Yoksa ben de biliyorum, günün döndüğünü, sabahın olduğunu. Kimi insan böyle oluyor işte. Herşeye bir anlam yükleyip, sonra da bunu anlatmaya çalışıyor. Benim gibi…Kelimeler bazen hiç bilmediğin akıllara giriyor, birinin duygusu, aklına yerleşen bir hikâye, sana karşı takındığı tavrı oluyor. Kelimeler sanki uçan bir halı gibi, üzerinde türlü türlü motifleri, herkesin gözü seyreyliyor da, her gönüle giremiyor. Ocak 10, 2022

  • Vazgeçiş

    2 gün önce, kucağımda Kerem, tülün arkasından süzülen güneş ışığının ne de güzel kırıldığını düşünerek dışarı bakıyordum. Zaman bazen durmuş gibi olur ya hani…Sanki ışık, çimlerin her noktasına farklı bir renk armağan etmiş gibiydi. Böyle zamanlara isim vermeye başladım. Vazgeçiş dedim mesela o dakika hissettiğime. Kendimce biricik hayatımda bir vazgeçiş duygusu hissettim. Çünkü ben yoktum, ben ve çocuklarım vardı. Sonra, bazı anları;
    – “İşte bu anı unutmamalıyım.”
    diye kendime söz verdiğim halde unuttuğumu hatırladım. aslında onları hiçbir zaman unutmadığımızı, bize yaşattığı o anlık hissin ömür boyu bilinçaltımızda beklediğini bildiğimi hatırladım. Herhangi bir tetiklenme anında ortaya çıkan ve bizim fıtratımızı, ilişkilerimizi, seçimlerimizi belirleyen anların geleceğe de sirayet edebilmesi… Hayatın bu manidâr döngüsüyle sadece benim karşılaşma ihtimalinin olmadığını biliyorum. Hayatımız işte böyle bize dokunan, bir etki yaratmada mahir olmasa da, bize dokunması ile bizi geçmişe ve bugüne bağlayan anların bütünü. İçinde insanlar var, olaylar, zorluk, kolaylık, kilometre taşları, dönüm ve dönememe noktaları, sen buradan artık yürürsün, sen de buradan dönersin noktaları. Kimbilir; sayılsa ne çok iniş, ne çok çıkış…Ne çok vazgeçiş.. Bence hepsinin bir anlamı var, her vazgeçiş sandığımızın, her neden ki dediğimizin.
    Haziran 19, 2022, #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım