Aile
-
Yarına Allah Kerim
Az önce Candan Erçetin ‘ in Avrupa’da Metropole Orkestrası ile verdiği konseri kısacık dinledim. Yeni bir şeyler yazmaya, bu sefer bu güzel konser videosu vesile oldu. Dedim ki kendime;
– Herkesin ruhunun ,duyduğu güzel bir tını ile peşinden gitmeye hasret kaldığı yerler ve zamanlar var, olmalı!
Bu video, kısacık da olsa hasret kaldığım yer ve zamana sürükledi, hızlıca yerime geri gönderdi. Bu tatlı müzikle birlikte, omzumun üzerinden esip geçen İstanbul havası, rüzgarın özlemişiz dedirttiği o yaz akşamındaki üşüme hissi, parfüm kokuları, deniz kokusu, birbirinin içine geçmiş iyi insan enerjileri, oturduğun koltuğun rahatsızlığı ama boş vermişliği… Sanki tüm bunları ve fazlasını bir zaman kapsülüne koyup önüme getirdim. Dedim ya, insan kendini iyi hissettiren şeylerin peşinden gitmeli, belki benim gibi yine şifayı kapmış bir halde battaniyenin altından, belki ofisteki masadan, belki makine başındayken, belki de ne işim var dediğiniz fotoğraf karesinin içinden, gülümsemeye çalışırken. Bu aralar, iyi gelen ne vardıysa, unutmuşum. Aramayı da, çağırmayı da…
Eylül ‘ den beri, bir türlü toparlanamadım. Düşük kan değerleri, tansiyon, iki kulağım arasındaki sis bulutu ve dönme derken, biri arkamdan beni dürtüyor ve arkadan çekişli bir şekilde günlük koşturmayı tamamlamaya çalışıyorum. Gelip geçici şeyler olsun, hep söylediğim gibi.
Bir sürü yazı karaladım. Hep yarım. Kızıyorum kendime. Maymun iştahlı diyorum. Bitmiyor elimde bir şey. Böyle yarım yarım her şeyim. İş yarım, ev yarım, çocuklar da yarım, ben zaten yarım…
Böyle böyle düşünürken, insan sadece bir an mutlu olup, onun sıcaklığıyla gününü kurtarır mı ki, dedim. Mesela, içini acıtsa bile, çağırmak lazım iyi olanları. Geçmişimiz varsa, yarın için de olmak için bir sebebimiz var. Ben bugün güzel anıları çağırdım bu şarkılarla. Sonra da bugünkü enerjimi onlardan aldım. Belki kiminiz diyordur, yattığı yerden kendine bir şeyler bulmuş, kolay tâbi diye. Bu yazıyı bile çok zor yazdım. Kerem durmadan bağırıyor şu an, bahçedeki ışıkların kumandasını bozdu. Bahçemizde sanki bir disko topu var şu an ve kapatamıyorum. Mutfakta 80. turunu koşarak tamamlıyor, Mert’e yeni gelen futbol topunun içine “torni” diye tabir ettiği küçük tornavidayı çevirmek suretiyle, içine soktu. Mert ile birbirlerine girdiler. Bir de ergenlik var. Sanki Moipark’ ta korku tüneline girmişiz, ne zaman çıkarız Allah bilir diye bekliyoruz ☺️ Her şeyin ne harika olduğu, ne de şikayetçi olduğum bir günden şükürle yazıyorum. Ben çağırdım o anları bugüne şükürle. Sonra devam ettim önümdeki yaşanacaklara. Bilmiyorum ki yarın ne getirecek, herkes gibi… Bugün kendime bu yolu buldum, yarına Allah Kerim.. -
Bazı insanlar gitmez ki
Bazen diye bir kelime var, nitelediği zamanı sadece anlatan kişi biliyor. Kişi, o cümleyi kurarken, gerçekten o zamanı biliyor. Bazen lafının yanına ne koysan yakışıyor mesela. Bazı diye bir kelime de var, sadece söyleyenin anlamını bildiği. Bazı insanlar unutulmuyor diyorum mesela. Kimler olduğunu bir ben biliyorum. Bazı anlar dediğimde bir ben biliyorum hangi an olduğunu. O an hissettiğimi anlatacak kelimeleri bulamadığımda, kimi zaman, onca zorluk ve güzellikle geçen zamana bakıp, neydi diyorum. İşte o zaman bazı anları bir ben, bir yaşayan kim ise artık, o biliyor. Göğsümün ortasındaki kalp sızısının, karnımın beni kıvrandıran ağrısına eşlik ettiği bazı anları unutulmayan anılar yerleşkesine gönderiyor, zaman zaman çıkarıyorum. O bazı’ yı bana hatırlatan her hareket, her koku, esen, deniz kokulu o yaz rüzgârı, uzaktan gelen o unutmadığım şarkı hep, önüne bazı eklediğim her kelime ile kendini tekrar, “işte buradayım” diye hatırlatıyor. Bu yazının her yazı gibi bir çıkış noktası var tâbi…
Anneme dün dedim ki:
– Bazı insanların öldüğüne inanılmıyor anne.
– “Doğru ” dedi annem.
O insanların öldüğünü kabul edip, her bazı’ nın bize bir yerlerden getirip hatırlattığını andığımız sürece, o insanlar bu dünyada anılıyor ve yaşıyor. Böyle bir insan olabilmeyi çok isterdim. Öldükten sonra bile içtiği çaya bakıp, olsaydı böyle derdi, şöyle yapardı bile diyerek anılabilmek, sürpriz bir şekilde açmış çiçeğin yapraklarına hiç olmadığı kadar özenle bakarken adının anılması, çoğu zaman iyilikle ve doğrulukla hatırlanmak. Belki de en büyük miras budur. Malûm başka bir şey kalmıyor bir yerden sonra.
Anneannem gideli 2.5 aydan fazla oldu. Önce, kendi kendime dedim. ” Bazı insanların öldüğüne inanamıyormuş insan”. Anneannemin gideceğini hepimiz biliyorduk. Yaşı vardı, son dönem çok da hastaydı. Ama inanamadım toprağa koyduğumuz halde. En son İstanbul ‘ a gittiğimde, anneannemin evinin merdivenlerinden indikten sonra; Anne, anneanneme hoşçakal demeyi unuttum derken cümleyi bitiremedim. Gözlerim doldu. Doğru ya, az önce dualar okuduk, tatlısını dağıttık anneannemin dedim kendime. Allah herşeyin de ölümün de sıralısını ve hayırlısını versin. Her ölüm insana birşeyler hatırlatıyor. Bazen böyle hissediyorsunuz, kimi insan herkes ölüyor, sana ne oluyor dese de. Yaşlıydı zaten dese de, aman ne söyledi dese de. Diyorum ya hep. İnsan duygularıyla var. Her zaman. Ve duygular değişir. Ama bize hissettirdikleri o andır… -
Canım anneanneme…
“Anneannemi kaybettik” diyorum.
- “Kaç yaşında” diye soruyorlar.
87 diyorum. Beni duyuyorsa, diyorum içimden, itiraz ederdi, kuvvetli bir hayır ile.
-“Hayır, 86! Daha 5 Eylül gelmedi ” derdi.
Anneannem için bir yazı yazmak istedim. Teyzemin tıpkı erken yaşta kaybettiği teyzesi için yazdığı şiir gibi, büyük teyzemin anneanneme yazdığı, hastalığının tekrarladığını anlattığı o mektuplar gibi. Biz nasıl okuduysak, hatırda olsun istedim. Bundan ötesini bilmiyorum çünkü.
Tüm kızlarına, sonra tüm torunlara mitokondrileri geçmiş olmalı anneannemin. Enerji ocağı içimizde yanıyor. Bunu hissediyorum. Berrin ablam demişti ki; - Evren, hepimiz için titreşimler yayıyor ve biz bu titreşimleri duyabiliyoruz.
Bazen aklıma gelmiyor değil, sahi duyuyor muyuz? Geçmişten bugüne tüm enerjiyi sahiden içimizde taşıyorsak , doğruysa bu…
Ben sezgileri kuvvetli biriyim. Seziyorum ve varlığına inanıyorum, göremediğimiz onlarca şey gibi…
Bir gün anneanneme; - “Anneanne, nasıl bu kadar hayat dolusun? Çok fazla acı, yokluk görmüşsün, nasıl? ” dedim.
-“Kızım ” dedi bana. “Ben yaşamayı çok seviyorum, içimden geliyor, içim doluyor.” demişti. Sonra kendiliğinden ekledi;
-“Yalnız, Halil (küçük erkek kardeşi) kendini yaktığında, onu hastanede bırakıp eve geldim ve yatağın üzerine yatıp “hıçkıra hıçkıra” ağladım, işte bir o gün ne yapacağımı bilemedim .” dedi.
Anneannem bir defa kendini severdi, sevilirdi de. Hatır, kıymet bilirdi. Herkesle her daim iletişim içindeydi. Bize de buyur gel denilen öylesine bir davet teklifini görev addeder, muhakkak ziyaret ederdi. Gezmeyi çok severdi. Buradan Alsancak’ a arkadaşını ziyarete gitmiştik birlikte hatta…
Kabalık, kötülük karşısında yine nezaketini korurdu. İyi hatırlanan bir insan olmak istiyordu belki, belki de asalet, nezaket içinden geliyordu. Keşke senin gibi olsak anneanne derdim. Cire aseptine kremi sürmediyse, fotoğraf çekmeden önce hemen kremini sürer, biz onu bekler, öyle toplu fotoğraf çektirirdik. Her daim bize şahane yemekler yapardı. Kim ne seviyor, onu düşünerek yapar, o kişi gelemediyse de bir kaba koyup götürürdü. Ben kara lahanayı çok sevdiğimden, Uşak’ a 5 büyük demet lahana ile gelmişti. Önce ezme , sonra da dible yaptık. Gidene kadar yedirdi onu bana, bir daha ne zaman denk gelir, ye kızım demişti. Sahiden de öyle oldu, bir daha denk gelmedi…
İnsan severdi. Hayatı sevdiği kadar çok hem de. Onu çok üzenleri bile üzmedi. Hep, hatırı büyük olan birini sayar, onun hatırına susardı belki. Kusursuz değildi elbet o da. Hiç nemrut bir yaşlı olmadı. Onu en son gördüğüm 16 Temmuz akşamına kadar her zaman evlatlarından duacı olduğunu duydum. Çok sık teşekkür ederdi. Arasam teşekkür ederdi, İstanbul ‘ a gittiğimiz gün muhakkak telefonla arar, hoş geldin kızım derdi. Çok da muzipti. Bir işkembe çorbası anımız var, herkese güle güle anlatırdı.
-“Bana ne çok pirzola yedirdin Türkan.” demişti. Ben de;
-” O ne demek demiştim ” çocuk aklımla.
Meğer, bir kişiyi çok güldürürsen, ona pirzola yedirmiş gibi olurmuşsun. Böyle bir deyim varmış. Neler var neler…
Anneannemi 17 Ağustos günü büyükbabamım kollarına bıraktık. İkisini ışıklı bir yerde hayal ediyorum o an aklıma geldikçe… Dolu dolu yaşanmış bir hayata veda etmenin devamı gibi…
Bir gün bana el ver, dedim. Senin gibi yapmak istiyorum akıtmayı dedim. İyi al o zaman dedi. Verdi elini. O gün bugün bizim çocuklara, neredeyse her gün akıtma yaparım. Bizim evlerde adı akıtma yalnız, krep değil. Çocuklara da söyledim. Krep değil, akıtma… Havada çevirir akıtmayı, alt üst yapardı tabağa koyduklarını. Yanına gider sorardım:
-“Kişi başı kaç tane düşüyor anneanne” derdim.
Alttan kenarlarını kıvıra kıvıra sayar, 4 derdi. Dolu dolu yerdik, doyamazdık.
Örnek alınması gereken bir hayat enerjisi vardı. Şarkı söyler, çiçeğine beste yapar, söz yazardı. Bulutlara bakar mâni yazardı. Beklediğimiz bir haberdi anneannemin gidişi. Sıralı bir ölümdü evet. Hepimizin hayatında çok fazla güzel iz bırakıp gitti. Hep söylerdi. Hiç bir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter. Bence o uzaklara bakıp söylediği şarkı yerini buldu. Onlar artık beraber. Nur içinde yatsınlar🙏
- “Kaç yaşında” diye soruyorlar.
-
Halama, tüm kalbimle…
İlk gençlik dönemlerinde farklı gördüğümüz, içinde olduğumuz ailenin aslında ne büyük zenginlik olduğunu, sonradan anlıyoruz. Ben, şimdi buradan bakınca her daim kalabalık sofralar hatırlıyorum. Dedemin evinde hep kalabalık sofralar olurdu. Çocuktuk. Hatırlamıyorum ki, ne hissederdim. Ama hep bir iletişim içindeydik. 4 halam var benim. Şanslıyım, 3 de teyzem. Hatta bir teyzem ile iki kız kardeş gibi büyütüldük. Aramızda yıl farkı bile yok çünkü. Anne yarılarım çok yani. Öyle uzaktan bir akraba olma durumu olmadı bizde. Ben Uşak ‘ a gelince, o kadar özlemini çektim ki herkesin, ailemin. Bir gece bir yazı yazdım bu mecraya yine. Gece halam mesaj yazmış, sabah gördüm.
– Halacım, müsaitsen yarın seni görmeye geleceğiz. Halaş der halam. Canım benim der, sever yeğenlerini. Ablamla çok daha farklılar. Yıllarca hala-yeğenden çok yoldaş oldular, hep bir arada aynı aile apartmanımızda. İnsan aslında ne şanslı olabildiğini çocukken anlamıyor. Mesela İpek, yeğenim, bizim halalarımızın, teyzelerimizin de sevgisini alarak büyüdü. Benim çocuklarım arada gördükçe işte… Şartlar böyleydi. İnsanın gücü yetmiyor bazı şeylere. Burada bazı, öylesine bir kelime , sıradan bir zarf değil. Aslında çok güçlü. Hani bir yazı yazmıştım ya bazı ile ilgili. Aynı onun gibi. Bazı şeylere gücüm yetmiyor. Nasip diyorum. Halam bana mesaj attıktan sonra, ertesi sabah bizim evde sofradaydık. Ağzım kapanmadı gülümsemekten. Halam, yazdığım yazıyı görüp keyfimin olmadığını düşünmüş. Baba ocağına, köye gelmiş tüm kız kardeşler. Yere yatak serip yatarken tam;
– Kızlar,demiş halam
– Yarın Türkan ‘ a gidelim.
Burada benim kapım çok açılmaz. Çok mutlu oldum tâbi. Tam bizimkilere göre bir hareket. 2 saat içinde buradaydılar. Halam şimdi hastanede. Yıllar oldu o hastanelere gide gele. Şimdi rahatsızlanmış, yatıyor mecburen. Halamın hasta olduğunu duyunca, önce hayat enerjisi geliyor aklıma. Her ortama ayak uydurması, eline çay servisi yaptığı tepsiyi alıp parmaklarıyla o tepsiye vura vura oynaması, gülmemek için kendini zor tutup hadi, hadi demesi, neler neler…Yazın yaptığı karışık kızartma, her daim tertemiz olan evi ve pembe mutfağı, sobanın üzerinde kızarttığı köy ekmeği, çocukluğum ve şimdi aklıma gelen, gelmeyen ne varsa. Hastalık getiririz diye korkumuzdan, İstanbul’ a gitsek de pek görüşemiyoruz. Hep haber alıyor, konuşuyoruz ama. Halama, en son bu da geçecek dedim. Osman Müftüoğlu ‘nun bir yazısı vardı. Bazen, “Bu da geçer ya hu ( hu burada ayrı yazılırmış, kendi vurgulamış) demek gerekirmiş. Çok zor, şöyle de, böyle de demek. Ama halam hep bunu söyler zaten. Gayet iyiyim, hep iyiyim, iyiyim…
Bir gün bana dedi ki halam;
– Yazdıklarını okurken, dedim ki, ben anlatayım, sen benim hayatımı yaz, halam.
Yazacağım hala, sonra bakacağız, nasıl da geçmiş hala diye. Sonra üzerinden tekrar tekrar geçeceğiz. Hem de en güzeli olacak. Sen yazdım bil, inşaallah.
Tüm kalbimle, tüm güzel dualarımı yolluyorum sana. Hepiniz iyi olun, hepimiz iyi olalım.
Not: Bu yazıyı yazmadan önce, yine kelimelerin peşinden gidiyordum. “Kayıp Ruhlar” üzerine düşündüm. Ruhu kaybolmuşları, hep kendini sevip, kendini sayan, saydırmaya çalışanları. Aklıma bir sürü insan geldi. Hem ruhunu kaybetmiş, hem de bu dünyadan gitmiş bile olsa ruhunu halen hissettiğimiz, yani hep andığımız. Şanslıyım, böyle kalabalık, çoğu makara, bazen sıkıntılı, hüzünlü de olsa, birbirine kol kanat geren bir ailem var. Beni belki de bu güç itiyor arkadan. Bilmiyorum. Elbet herkes aslında yalnız. Ama kodlarımız var, yaşanmışlıktan gelen, genlerle aktarılan, gördüğümüz, yaşadığımız, kendimize miras aldığımız. İyi ki var… İyisiyle, güzeliyle, kötüsüyle, acıtanı, yoranı, uymayanı, asla yolda bırakılmayanı ile. İyi ki var aile dediğimiz. Benden size şu mecrada kısacık bir duygu geçtiyse bile ne mutlu bana. -
Siz Neyle İyileşiyorsunuz?
Ben yazarak iyileşiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Yaralarım kanadığından değil. Çok muhakeme yaparım ben. Bazen ufacık bir detay beni bir yerlere götürür, kimi insanın bildiği tüm kelimelerle anlatmaya çalıştığı hikayesi bana geçer. Çok uzun zamandır, bana pek de bir şey katmadığını anladığım bu telaş nedeniyle, göremediğim ne çok şey olduğunu yeniden anladım. Sanki kaçırdığım ne varsa yakalamak ister gibi, her yeni günü baştan yazmak istiyorum. Olmuyor tabi. Mental olarak bir nebze belki. Bunun ayrımına varmak, bunu hayal etmek bile güzel. Her anını içine sindirerek yaşadığın bir hayat…Ne güzel. Daha sakinim sanki artık. Bazı anların tadını çıkarmam gerektiğini biliyorum. Herkesin tadını çıkarma skalası farklı olabilir. Ben, kendime ayırabildiğim o boş zamanlarda yarım yazılar yazıyorum. Yarım ama belki bir gün umuduyla üç noktalı yazılar… Her telden, farklı demlerde. Çayı nerede içerim, kimin elinde okunur o kitap bilmiyorum. İnsan, bir gelecek hayal ederek de yaşıyor, anın içinde var olmaya çalışarak da. Peki siz neyle iyileşiyorsunuz?
-
Yoksa ben miyim anormal?
Çok fazla uyaran, bilgi, aynı döngü, varılamayan nokta, gidiş yolu doğru olsa da verilmeyen puan ve sanki üst üste koyduğum biricik ömrümün günleri ile belki de en güzel yıllarımdayım. Kafamın içinde bu kadar düşünce olması, beni varacağım yer neresiyse artık, oraya varmaktan alıkoyuyor. Belki odaklanma sorunu yaşıyor, kayboluyorum yolda giderken. Anı yaşamak çok zor benim için. Kendime bir an yaratıp, keyfini sürebildiğim bir zaman hayal ediyorum. Bu yaşların en güzel yıllar olduğunun ayrımında ama yeterince tadını çıkaramıyor hissediyorum kendimi. Bu ara memlekette yaşayan çoğu insan gibi ben de umutsuzum. Artık ne demeli veya ne dememeliyim, onu da düşünmekten, kendimi tartıp da içimde tutamadığımı anlatmaktan vazgeçip, öylece cümle kurmaya çalışmaktan da yoruldum. Şu sosyal medya sahteliğinden, kara cuma, müthiş cuma, efsane Kasım gibi indirim bindirim reklamlarından, çocukları nasıl yetiştirmemiz gerektiğini anlatan madde madde paylaşımlardan, oolong çayını içersem daha kolay kilo verebileceğimden, herkesin çok şahane görünüp, telefonun ön kamerasında sürekli mutlu olma gayretinden hepimiz eminim darlandık. Aklıma tek bir şarkı geliyor, Bülent Ortaçgil söylerdi. “Biri anlatsın hemen, nedir bu normal, canım sıkıldı artık, yoksa ben miyim anormal?”
-
Kadın
Saçı uzun, aklı kısa!
Elinin hamuruyla erkek işine karışma!
Kızını dövmeyen dizini döver!
Anasına bak, kızını al!
Çocuksuz kadın meyvesiz ağaca benzer!
Dişi köpek kuyruk sallamasa….
Ve yeni nesil atasözleri:
O saate orada ne işi varmış?
Yalnız yaşıyormuş, o yolun yolcusuymuş zaten.
Şu fotoğraflara bak, zaten kaşınıyormuş.Benim bizzat duyduklarım:
Ne o, kocan seni kapının önüne koyar diye mi korkuyorsun?
Ben bugün müdür oldum diyen ben ve sizin orada öyle bir iş yok diyen başkası. ( Evet ben o işte 7 yıl çalıştım. Ayrıca yaklaşık 100 kişi vardı çalışan)
Sen normal doğursaydın da görseydin! Sonrası tabi ki ;
Süt yok ki!!
Çocuklarım çok tatlı, çok seviyorum kuzularım diyen ben; sonrasında
Tohum güzel tâbi diyen yine başka bir hemcins.
Sen yat kalk kocana dua et! ( Olur, ederim)
Sen oradan bu arabayla geçemezsin. (Geçerim, bal gibi!)
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Çoğu erkek egemen kültürün uydurduğu, burnumuzun dibine soktuğu laflar, aşağı görmeler, yok saymalar ve daha neler… Kocanın uyguladığı adı şiddet olmayan, kadını kendince hiç yapmaya yetecek yollar da var. Kadının kadına her daim köstek olma durumu da. Toplum olarak birimizin diğerini hor görmesi, kişi kadın ise, bunu özellikle geçmiş hayatında yaşadıysa itina ile hevesle yapması ayrı bir konu. Kadınları kimden korumalı, gerçekten bilmiyorum. Medyanın gücü önemli bir güç elbette. Ancak kapılar kapanınca yaşananları değiştirmiyor bu güç. Bir kadın, bugün de belki bir erkek şiddetine uğrayacak, belki yaşam hakkı elinden alınacak. Bir kadının başına gelenleri duymaya dayanamıyorken, bu hayatı ona reva gören kocası, anası, babası, kayın anası-babası hiç umursamayacak. Bir kadın mesela, çocukların sadece karnını doyurmak için çalışıyorken, çocuklarına şiddet uyguladığı için cezaevinde olan kocasına da bakmak, o pis herife para göndermek zorunda kalacak. Evlatlarının sağlığı ile imtihan olacak ama o yine çalışmak zorundayken ne anası, ne abileri kadına destek olacak. Bu kadın sizce ne yapsın Dünya Emekçi Kadınlar Gününü? Bence her kavramın içini boşalttık. Bu da öyle bir gün işte.Çok güzel girişimler olsa da, kadının hayatı iyileşmiyor, kadın halen erkekten sonra gelen oluyorsa, daha çok yolumuz var. Belki bitmeyen bir yol….
içimdengeldiyazdım#benkadınım
Mart 7, 2022
-
Ne iyi geliyorsa
Bugün birileri hastasının başında bekliyor, birileri hasta yatağında iyileşmeyi umut ediyor, kimi eller havaya modunda, Çeşme ‘de fotoğraflarını, videolarını paylaşıyor. Kimi, kendi için sabah nasıl olacak bilmiyor, kimi sabah olsa ayı nasıl geçirecek bilmiyor. Kiminin tuzu kuru, kimine göre falancanın zaten tuzu kuru… Hayatımızın başı ve sonu arasında geçirdiğimiz günler, bizi dibe çeken ve göklere çıkaran duygular varsa eğer, aslında yaşadığımız hayatın özeti gibi oluyor. Kırılma noktaları, başlangıç noktaları, gemiyi yakma zamanları, elini cebine koyup, sırtına ceketini alıp, kapıyı sertçe kapayabildiğin zamanlar, içindeki cerahatı sökercesine saydırabildiğin zamanlar ve dahası. Bazı zamanlar zihnimde kurduğum köprüler beni öyle yoruyor, öyle anlamsızca duygusal yapıyor ki. Ne gerek vardı şimdi diyorum. Sonra yine ruh gibi dedikleri moduma geri dönüyorum. Tekrar rutin ve sonra yine bir şey gelip vuruyor, şaak diye… Sıradan gelen çok şey bir anda öyle çok şey anlatıyor ki, olmasa ne yaparım diyorum. Sonra gücüm bitiyor, olmasa nasıl mücadele ederim bu kadar yorgunlukla diyorum. Beni ben, sizi siz yapan ne varsa, anneniz, çocuğunuz, o eski şarkı, yazlık günleri, artık neyse. Bırakmayın…Her ne varsa geçecek, ben biliyorum… Siz de öyle bilin.
Temmuz 28, 2022 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar