-
Güzel Hatıralar
Hatıralara tutunmak, gelecekte yeni hatıralar biriktirme ihtimalinden daha çok sarmalıyor bizi. Bu, yaşın getirdiği bir eğilim mi yoksa zamane mi bunu getiriyor beraberinde, çözemiyorum. Hatıralarımızı nasıl sakladığımızı düşündüm az önce. Tab ettirdiğimiz 36′ lık Kodak film ile mi? Kokularla mı? Aklımızda kalan yaşadığımıza emin olduğumuz bir an ile mi? Ya da yaşanmamış, bize anlatıldığı için yaşadığımızı sandığımız anlar ile mi? Hatıralar, kimi kişisel tarihimize tanıklık eden, sahiplendiğimiz, her biri kendine has kokusu, takvimde sadece bir yaprak olan geçmiş bitmiş zamanlar mıdır sadece? Ya da bugünü, şimdiyi yaşarken biriktiğini anlamadığımız geleceğe aktarım mıdır? Alp ve Mert’ e hep şöyle bir şey söylüyorum. “Çocuklar, güzel hatıralar biriktirelim. İleride, bu günleri andığımızda, aralarında bu günkü gibi bir an olsun ister misiniz?” diyorum. Beni anlamadıklarını düşünüyordum. Çok sık tekrarlıyorum bunu. Sonra bakıyorum. Evet, onların da hatıraları, yol böyle hızlı hızlı akarken birikiyor. Onlar da anneleri gibi, bir gün, geçmiş gitmiş ne varsa çok kıymetli olduğunu anlayacaklar. Biz yolu yürürken anlayamamıştık. Onlar da benzer yollardan geçip üst üste ekleyebilmenin ne kadar özenle yapılması gerektiğini bilecekler…
#içimdengeldiyazdım#oğullarımanotlar
Şubat 11, 2022Not: Yazı, yine yazarken başka bir yöne evrildi. Aslı Şafak’ın programında izlediğim bir cümleye ithafen bir yazı yazmıştım. Sonra, bunu kendisine gönderdim ve bana şöyle bir yanıt verdi. “Yazın, hiçbir şey yazamasanız bile, mesela Kerem’ in hiperaktivitesini ne kadar sevdiğinizini yazın, çocuklarınıza mektup yazın, 70 yaşına geldiklerinde, artık siz olmadığınızda, bir zamanlar onları olduğu gibi seven birilerini hatırlamak, varoluşlarını sahiplenmeye yardımcı olur.” Ben de, yazıyorum, söylüyorum, ama eksik, ama kusurları ile, ama güzel…
-
Yazma Denemelerim – Nasıl Cesaretiniz Kırılır?
Yazma girişimlerim ortaokulda başladı. Bir kompozisyon yazmamız istenmişti. O zamanlar, annemin büyükbabamı hep özlemle andığını hatırlıyordum. Belki de, annemin yaşadığı özlem içime işlemişti. Kendimce, annemin babasına duyduğu özlemi beyaz bir kağıda dolma kalem ile yazmıştım. Tahtaya çıkarıp okutmuştu Basri bey kılıklı Türkçe öğretmeni. Sonra Zuhal okudu yazdığını. Zuhal, adı gibi. Beyaz dantel yakası, siyah önlüğünün üzerinde, üstelik saçları örülmüş ve örgü yapılmış saçı, sağa doğru eğdiği başı ile aynı yöne atılmıştı. Zuhal, okudu ve ağladı. Başı sağda, beyaz dantel yakalı kızı, öğretmen öyle çok tebrik etti ki… Tüm sınıf alkış tuttuk. Duygularını öyle güzel göstermiş, biraz nazlı, biraz çekingen süzülmüştü. Sonra ben okudum. Tüm kelimeleri bir araya getirdim. Ama Basri bey kılıklı öğretmen, kullandığım “tahsil” kelimesine takıldı. Bu kelimeyi kullanmak bizim gibi çocuklar için hiç “çağdaş” değildi. Benim tüm yazdığım, anlamsız kelimeler yığınıydı sanki. Halbuki aklımda bir ırmak akıyordu ben o dolma kalemi bastıra bastıra yazarken. Kelimeler, ırmağın bir o, bir bu yanında ” hadi beni de koy şu satıra” diyordu. Bir öğretmen çok şey değiştirebilirmiş. Bir defa daha öğrendim o gün. Ben usulca çekildim tahtadan… Sonrasında ne yazdım, ne de eski usül kelimeleri yoldaş yaptım kendime. Hep birşeyler mâni oldu. Halen de oluyor böyle. Yazsam paylaşsam bir türlü diyor, yazılarımı yazıp yazıp notlarda kaybediyorum. Bu da kendime not olsun. Dilerim kaybolmaz buralarda. #içimdengeldiyazdım
-
İstanbul
Frankfurt havalimanı dış hatlar geliş terminalinde, dev bir reklam vardı. ” Endlich zu Hause” yazıyordu panonun üzerinde. Bir peynir reklamı gibi bir şey olduğu kalmış aklımda. O bölgede yaşayan yolcular için bir nevi “Hoş geldin” karşılamasıydı. Nihayet evdeyim” hissi yaratması beni imrendirirdi hep.
Beni gerçekten ,”Hoş geldin!” diye karşılayan tek bir şehir var. Kendimi tüm çilesine rağmen ait hissettiğim, bana anne- babamın kapısını açma şansı veren tek yer. Sanki tüm yaşanmışlıklar burada, tüm kokular birer birer beni; unutulmuş, yaşanmış iyi, kötü günlere çağırıyor. Yazın, iki yanı ortancalar, Isparta gülleri, akşam sefaları dikilmiş bahçeden geçiyor, manolya ağacını selamlıyor, demir kapıdan çıkınca yeni yeni sesler, yeni kokular, yeni fotoğraf kareleri ise reverans yapıyor gönlümde halen. Arada yüzünü gösteren bahar ile beraber koku hafızam, aynı resimli hafızam gibi bana bu yazıyı yazdırıyor. Aklıma yaz düğünleri, yaz iftarları, yaz konserleri, arada denizin kokusunu getiren rüzgar, bir yanda tarihi yarımada manzarası ile gidilen bir düğün mekanı ya da Yeniköy sahilinde sıra sıra dizilmiş arabaların içinden inen ışıltılı insanların içinde olabildiğim, kendimin de keşke bu kadar ışıltılı olabilsem dediğim yaz düğünleri tüm güzel kokularıyla geliyor. Sonra yine aynı sarmala dönüyorum. Kendimi bana kötü hissettiren zamanlar oluyor. Hep aynı insan sarmalı diyorum. Benim yolum diyorum. Senin yolun diyorum. Hayatın başka bir şey olduğu, 40′ ından sonra önceliklerin ne olduğu, sorgulamaların, kabul edişlerin, gerçeğin farkına varışların ne kadar yalın, ama bu sarmalın ne kadar yalan olduğunu anlıyorum. Ve sarıyorum başa…
Nisan 12, 2022
#içimdengeldiyazdım #kendimenotlar -
Endişe Ağacı
Mert’ e okuması temennisi ile pek çok kitap aldım. Birini alırken, evet bunu ben de okumalıyım diye düşünmüştüm. Kitabın adı Endişe Ağacı. Kitabın kahramanı Juliet çok kaygılı bir kız çocuğu. Kaygı düzeyi arttıkça kaşıntısı artıyor. Mesela, pek çok koleksiyon yapıyor, her şeyi sürekli kontrol altında tutmaya çalışıyor. Akşam yatağa yattığında endişeleri ile başa çıkmak için, büyükannesinden kalan evde, duvar kağıdının altında kalan endişe ağacını, yine büyükannesinin desteği ile keşfediyor. Her endişesi için ağacın dallarında farklı hayvanlar var ve baş parmağı ile işaret parmağının arasına endişesini alıp, ilgili hayvanın baş etmesi için onun dalına endişesini asıyor. Sonra uykuya dalıyor… Yani endişesini bir süreliğine ödünç veriyor. Sonrasında yine mücadele devam ediyor. Dün akşam kitabı okumadan önce, Kerem’ e bakıp düşünüyordum. Hep olsa iyiydi, olmasa iyiydi gibi deriz ya. Mesela oğlum akıcı konuşsa, Mert her şeye kendini sıkıp ağlamasa, bu ergenlik denen şey daha ılıman geçse, ağrımasa bir yanımız, hasta olmasa en yakınlarınız, işlerimiz hep yolunda gitse, mevsimler gibi olmasa hayat… Ve uzar gider. Endişeyi kaygıyı yüklenen biri olmasam mesela. Çocukken, benim de olsaymış bir endişe ağacım. Neleri asardım dalına o günler kim bilir… Kendimce çocukluk endişelerimi, takıntılı hallerimi…
Juliet ‘in sürekli kaşınması gibi, benim de kaskatı olan bacaklarımın ağrısıydı belki endişelerimin tepkisi. Çocuk aslında kendince ne çok şey yüklüyor, değil mi küçük dünyasına. Keşke şimdi de olsa endişe ağacım. Assam dallarına kaygılarımı, sonra unutsam onları orada… Haziran 25, 2022 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar -
Vazgeçiş
2 gün önce, kucağımda Kerem, tülün arkasından süzülen güneş ışığının ne de güzel kırıldığını düşünerek dışarı bakıyordum. Zaman bazen durmuş gibi olur ya hani…Sanki ışık, çimlerin her noktasına farklı bir renk armağan etmiş gibiydi. Böyle zamanlara isim vermeye başladım. Vazgeçiş dedim mesela o dakika hissettiğime. Kendimce biricik hayatımda bir vazgeçiş duygusu hissettim. Çünkü ben yoktum, ben ve çocuklarım vardı. Sonra, bazı anları;
– “İşte bu anı unutmamalıyım.”
diye kendime söz verdiğim halde unuttuğumu hatırladım. aslında onları hiçbir zaman unutmadığımızı, bize yaşattığı o anlık hissin ömür boyu bilinçaltımızda beklediğini bildiğimi hatırladım. Herhangi bir tetiklenme anında ortaya çıkan ve bizim fıtratımızı, ilişkilerimizi, seçimlerimizi belirleyen anların geleceğe de sirayet edebilmesi… Hayatın bu manidâr döngüsüyle sadece benim karşılaşma ihtimalinin olmadığını biliyorum. Hayatımız işte böyle bize dokunan, bir etki yaratmada mahir olmasa da, bize dokunması ile bizi geçmişe ve bugüne bağlayan anların bütünü. İçinde insanlar var, olaylar, zorluk, kolaylık, kilometre taşları, dönüm ve dönememe noktaları, sen buradan artık yürürsün, sen de buradan dönersin noktaları. Kimbilir; sayılsa ne çok iniş, ne çok çıkış…Ne çok vazgeçiş.. Bence hepsinin bir anlamı var, her vazgeçiş sandığımızın, her neden ki dediğimizin.
Haziran 19, 2022, #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım -
Kaygılar benle
Çocukları hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Matematik ile, spor dallarının her türlüsü, piyano kursu, kickbox ile. Belki iyi de yapıyoruzdur. Neyin doğru olup olmadığını bilmiyorum. 43 yaşımı bitiriyorum 2 ay sonra. 2 gün önce, kendime şöyle dedim:
– Halen kendimi bomboş hissediyorum.
Duygularımı nasıl yönetip, sözümü onlara geçireceğimi bilmiyorum. Çocuklara öğretmemiz gereken en önemli şeylerden biri de, duyguları nasıl kontrol edebilecekleri, ne zaman en dibe kadar bunu yaşamalarına izin verecekleri, ne zaman duracaklarını bilecekleri bir mertebeye ulaşmaları. Bunu 3 çocuğuma nasıl anlatırım bilmiyorum. Çünkü ben de bilmiyorum. Her şey çok üzerime geliyor gibi oluyor. Hatta bu üzerime geldiğini düşündüğüm şeylerin öznesi bile değilken üstelik. O gördüğüm, duyduğum hikâyelerin öznesi olma ihtimali, hatta dillendirmek bile beni bir kaygı tuzağına çekiyor. Çenemin sağ ve sol yanında sürekli bir ağırlık var. Belki, birden çocuklara bana ait olmadığını düşündüğüm o kötü sözleri söyleyip bağırdığım için, belki de gerçekten içimde tutmak zorunda olduklarım, tutmam gerektiği öğretildiği için. Şımarıksın bile diyorum kendime. Neyin var bu kadar kaygı içindesin diyorum kendime. Her güzel, mutlu ânı, arkasında tatsız bir şey izleyecek gibi geliyor. Yaşadığımız bu günler, gündem, her tür sapkınlık, medyanın kafamızın içinde yankılanan o tuhaf mesajlarına, herkesin şuursuzca iletişim kanallarını kullanıp yiğitliğin artık şu telefon ekranından savrulan bir sopa gibi gösterildiği bu günler…
Ne günlere geldik demek ki, insan bu kadar da olmaz dediğini artık kaldıramıyor. İşte bu aşamada kontrol edebilmek, serbest bırakabilmek, kabullenebilmek önemli oluyor. Şu an mesela kendimi çok ağır hissediyorum. Elim kolum dolu, bir sürü eşya var gibi, onları bir yana bıraksam rahatlayacak gibi hissediyorum. Ama bilmiyorum nereye bırakmalı, nasıl rahat hissetmeli, kaygıları nasıl yönetebilmeli… #kendimenotlar #içimdengeldiyazdım
Haziran 14, 2022 -
Küçük dertler
Bahar Eriş kitabında Agatha Christie ile ilgili şöyle bir şey yazmıştı. O kadar çok kitabı nasıl yazdığını Agatha Christie ‘ ye sormuşlar. Bir kitabı bitirdiği zaman, diğerini yazmaya hemen başladığını söylemiş. Mesela, kitabı öğlen bitirirse, hemen akşama yeniden başka bir roman yazmaya başlıyormuş. Hiç kendine es vermeden, biraz dinleneyim demeden…
Ben bu ara es verme işini abarttım. Alp’ in Burak abisi ile görüştüm geçenlerde. Arada çağırır beni Burak bey. Sohbet ederiz Alp ile ilgili, nasıl gidiyor, neler yapıyoruz diye. Bizim evde Burak bey, Alp’in Burak abisi, benim de kardeşim gibi.
– Siz nasılsınız asıl dedi bana Burak bey.
– Hiçbir şey yapmıyorum, dert etmiyorum bir şeyi. Önceden dert ederdim, şimdi koy verdim, hiçbir şey yapmıyorum ki dedim.
– Ama siz böyle mutlu olamazsınız dedi.
Yani benim içimi doldurmadan yaşayıp gitmek pek bana göre değil. Oradan bile öyle görünüyormuş.
Dün Alp’i derse bıraktık. Neredeyse 4 akşam derse gidiyoruz. 2 oğlan arkada, Alp yanımda. Sonra tekrar 2 oğlan arkada, Alp yanımda geri geliyoruz. Dün Mert ve Kerem ile Alp’i bıraktıktan sonra, hadi hamburger yiyelim dedik. Sonra Kerem kum havuzunda oynadı. Mert ilk defa white chocolate mocca içti. Jelibon ve hot wheels arabası alıp, kendimizce bir akşam geçirdik. Yeni yılı içimize doldurduk. Bize göre böyle… Ben ve çocuklarım, bana iyi gelenler… Bir yandan da en çok dertlendiklerim aslında kendim ve çocuklarım. İnsan karmaşık gerçekten. Düşünmek, hissetmek, çözmek, anlamak, özümsemek… Bazen oluyor işte. Dertlendiklerimiz, zorluklarımız en sevdiklerimiz. Onlar bizi başka bir insana dönüştürüp, başka türlü hissettirenler. Küçük şeylerde saklı, zorluk sandığımız ne varsa ona anlam yükleyebilmek, tadını çıkarmayı bilmek…
Aralık 28, 2022 #içimdengeldiyazdım #kendimenotlar -
Yarına Allah Kerim
Az önce Candan Erçetin ‘ in Avrupa’da Metropole Orkestrası ile verdiği konseri kısacık dinledim. Yeni bir şeyler yazmaya, bu sefer bu güzel konser videosu vesile oldu. Dedim ki kendime;
– Herkesin ruhunun ,duyduğu güzel bir tını ile peşinden gitmeye hasret kaldığı yerler ve zamanlar var, olmalı!
Bu video, kısacık da olsa hasret kaldığım yer ve zamana sürükledi, hızlıca yerime geri gönderdi. Bu tatlı müzikle birlikte, omzumun üzerinden esip geçen İstanbul havası, rüzgarın özlemişiz dedirttiği o yaz akşamındaki üşüme hissi, parfüm kokuları, deniz kokusu, birbirinin içine geçmiş iyi insan enerjileri, oturduğun koltuğun rahatsızlığı ama boş vermişliği… Sanki tüm bunları ve fazlasını bir zaman kapsülüne koyup önüme getirdim. Dedim ya, insan kendini iyi hissettiren şeylerin peşinden gitmeli, belki benim gibi yine şifayı kapmış bir halde battaniyenin altından, belki ofisteki masadan, belki makine başındayken, belki de ne işim var dediğiniz fotoğraf karesinin içinden, gülümsemeye çalışırken. Bu aralar, iyi gelen ne vardıysa, unutmuşum. Aramayı da, çağırmayı da…
Eylül ‘ den beri, bir türlü toparlanamadım. Düşük kan değerleri, tansiyon, iki kulağım arasındaki sis bulutu ve dönme derken, biri arkamdan beni dürtüyor ve arkadan çekişli bir şekilde günlük koşturmayı tamamlamaya çalışıyorum. Gelip geçici şeyler olsun, hep söylediğim gibi.
Bir sürü yazı karaladım. Hep yarım. Kızıyorum kendime. Maymun iştahlı diyorum. Bitmiyor elimde bir şey. Böyle yarım yarım her şeyim. İş yarım, ev yarım, çocuklar da yarım, ben zaten yarım…
Böyle böyle düşünürken, insan sadece bir an mutlu olup, onun sıcaklığıyla gününü kurtarır mı ki, dedim. Mesela, içini acıtsa bile, çağırmak lazım iyi olanları. Geçmişimiz varsa, yarın için de olmak için bir sebebimiz var. Ben bugün güzel anıları çağırdım bu şarkılarla. Sonra da bugünkü enerjimi onlardan aldım. Belki kiminiz diyordur, yattığı yerden kendine bir şeyler bulmuş, kolay tâbi diye. Bu yazıyı bile çok zor yazdım. Kerem durmadan bağırıyor şu an, bahçedeki ışıkların kumandasını bozdu. Bahçemizde sanki bir disko topu var şu an ve kapatamıyorum. Mutfakta 80. turunu koşarak tamamlıyor, Mert’e yeni gelen futbol topunun içine “torni” diye tabir ettiği küçük tornavidayı çevirmek suretiyle, içine soktu. Mert ile birbirlerine girdiler. Bir de ergenlik var. Sanki Moipark’ ta korku tüneline girmişiz, ne zaman çıkarız Allah bilir diye bekliyoruz ☺️ Her şeyin ne harika olduğu, ne de şikayetçi olduğum bir günden şükürle yazıyorum. Ben çağırdım o anları bugüne şükürle. Sonra devam ettim önümdeki yaşanacaklara. Bilmiyorum ki yarın ne getirecek, herkes gibi… Bugün kendime bu yolu buldum, yarına Allah Kerim.. -
Kendimi unuttuğum zamanlar
Aynaya baktığım zaman gördüğüm ben miyim, bilmiyorum. Kim bu yaş almış insan diyorum. Elimi nereye atsam, sanki tüm kalelerim fethedilmiş, ordular kafamın içinde, siper almış, aklımın her cephesinde zafer bizim diyorlar sanki. Sanırım bu kafamın içindekileri bildiğimden, aynaya bakınca kendimi göremiyorum bir süredir. Odaklanıp da bir şeyi sonuna kadar götüremiyorum. Hep aklımda bir şeyler. Dün “Temel Yazarlık Atölyesi” adında katıldığım bir grubun ilk online atölyesi vardı. Gözüm saatte bir yandan. Yerli malı haftası için börek sarıp, duyduğum bir çığlıkla ellerimi bilmem kaçıncı defa yıkayıp çocukların yanına giderken, bir yandan Kerem ile ilgileniyordum. Gözüm saatte, öylece geçti gitti saat. Ona bile katılamadım. Sonra, yeterince iyi görünüyor mu içim diye düşündüm. Mesela, ben de görüyor muyum bir şekilde aynı ortamda bulunduğum bir insanın içini. Dışı gibi mi biliyorum onu dedim, hem de şu an yazarken dedim. Görmüyorum elbet. Çünkü diğer insanlar da beni bilmiyor. Bu hep böyle. Dışlarımızla karşılanıp, içimizle uğurlandığımız bu dünya misafirliğinde bile, içimizle uğurlanabilecek kadar kaçımız şanslı, bilmiyorum. Kendimi, nerede olduğumu anlatmaya çalışmam bir türlü bitmiyor. Boşveer diyorum, kendimi, susturup en derin inzivaya çektiğim zamanlardan sonra da, hep aynı ezbere düşüyorum. Yine anlatmaya çalışıyorum. Neden öyle, niye bu böyle devam ediyor diye hep sorguluyor, düzen bu diyerek oturup kalıyorum susmam gerektiğini bildiğim yerde. O aynaya bakıyorum, kim diyorum dedim ya… İnsan bir tek kendi görüyor; içinden akan geçenleri, o mavilikleri, karartıları, dolduramadığı boşlukları, coşkuyla inleyen bir ses gibi mutluluklarını.
Not: Ben anlatıcıyım. Hisler gelip geçer. Bizimle sonsuza kadar kalmazlar. Her şey yolunda. O kadar zorlanıyorum ki, şu telefonu elime alıp bir süre bir şey yazarken, şu ekranı kaldırıp da klavyeye hızlı hızlı dokunurken. Kerem onlarca defa geldi mesela, içeride kimi zaman kavga, hiç de kolay değil yani. Anlatsam anlaşılmaz, kalelerim fethedildi hem fiziken, hem manen yani. Kendime alan(lar) yaratma konusunda mahir değilim. Hep ben sona kalırım kendi sıralamamda. Çocuklar, sorumluluklarım ve benden beklenilenler önden lütfen… -
Bazı insanlar gitmez ki
Bazen diye bir kelime var, nitelediği zamanı sadece anlatan kişi biliyor. Kişi, o cümleyi kurarken, gerçekten o zamanı biliyor. Bazen lafının yanına ne koysan yakışıyor mesela. Bazı diye bir kelime de var, sadece söyleyenin anlamını bildiği. Bazı insanlar unutulmuyor diyorum mesela. Kimler olduğunu bir ben biliyorum. Bazı anlar dediğimde bir ben biliyorum hangi an olduğunu. O an hissettiğimi anlatacak kelimeleri bulamadığımda, kimi zaman, onca zorluk ve güzellikle geçen zamana bakıp, neydi diyorum. İşte o zaman bazı anları bir ben, bir yaşayan kim ise artık, o biliyor. Göğsümün ortasındaki kalp sızısının, karnımın beni kıvrandıran ağrısına eşlik ettiği bazı anları unutulmayan anılar yerleşkesine gönderiyor, zaman zaman çıkarıyorum. O bazı’ yı bana hatırlatan her hareket, her koku, esen, deniz kokulu o yaz rüzgârı, uzaktan gelen o unutmadığım şarkı hep, önüne bazı eklediğim her kelime ile kendini tekrar, “işte buradayım” diye hatırlatıyor. Bu yazının her yazı gibi bir çıkış noktası var tâbi…
Anneme dün dedim ki:
– Bazı insanların öldüğüne inanılmıyor anne.
– “Doğru ” dedi annem.
O insanların öldüğünü kabul edip, her bazı’ nın bize bir yerlerden getirip hatırlattığını andığımız sürece, o insanlar bu dünyada anılıyor ve yaşıyor. Böyle bir insan olabilmeyi çok isterdim. Öldükten sonra bile içtiği çaya bakıp, olsaydı böyle derdi, şöyle yapardı bile diyerek anılabilmek, sürpriz bir şekilde açmış çiçeğin yapraklarına hiç olmadığı kadar özenle bakarken adının anılması, çoğu zaman iyilikle ve doğrulukla hatırlanmak. Belki de en büyük miras budur. Malûm başka bir şey kalmıyor bir yerden sonra.
Anneannem gideli 2.5 aydan fazla oldu. Önce, kendi kendime dedim. ” Bazı insanların öldüğüne inanamıyormuş insan”. Anneannemin gideceğini hepimiz biliyorduk. Yaşı vardı, son dönem çok da hastaydı. Ama inanamadım toprağa koyduğumuz halde. En son İstanbul ‘ a gittiğimde, anneannemin evinin merdivenlerinden indikten sonra; Anne, anneanneme hoşçakal demeyi unuttum derken cümleyi bitiremedim. Gözlerim doldu. Doğru ya, az önce dualar okuduk, tatlısını dağıttık anneannemin dedim kendime. Allah herşeyin de ölümün de sıralısını ve hayırlısını versin. Her ölüm insana birşeyler hatırlatıyor. Bazen böyle hissediyorsunuz, kimi insan herkes ölüyor, sana ne oluyor dese de. Yaşlıydı zaten dese de, aman ne söyledi dese de. Diyorum ya hep. İnsan duygularıyla var. Her zaman. Ve duygular değişir. Ama bize hissettirdikleri o andır…