-
Gayduru Gudduk
Her kurum neredeyse arşivlerini açtı. Gazeteler, devlet tiyatroları, televizyonlar vs. İnsanlar evde vakit geçirebilsin diye bazı uygulamalar ücretsiz olarak çoğumuzun kolaylıkla erişebildiği mecralar olarak ayağımıza geldi. Dün kesme tahtasında bir şey doğrarken, aklıma Mehmet bakkal geldi🙄Sonra araba sesi duydum. Babamın akşam 8′ de eve gelip park ettiği arabasının el freni sesini hatırladım.Görmesem bile, el frenini çekişinden , babamın geldiğini anlardım. Sonra, yahu bana ne oluyor bu aralar dedim. Hani olağanüstü günler geçiriyoruz kabul de, bu arşivi karıştırma işi nereden çıktı? Sürekli eskiden bir fotoğraf, bir koku, bir an aklıma gelip, o anımı ele geçiriyor. Kendi kendime şöyle yorumladım. Gelecek kaygısı, varolma güdüsü bana geçmişi sorgulatıyor, hatırlatıyor. Geleceği hiç bir zaman bilemeyiz de, bu sefer endişe var. Kiminde az, kiminde çok. Oradan, buradan, türlü türlü konulardan yazasım var. İlk, ortaokulda yazmaya çalışmıştım. Yazı büyükbabam hakkındaydı. Sinirli bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Yeni Türkçe’ ye düşkün biriydi. Yazıda da “tahsil” sözcüğünü kullandığım için yazımı eleştirmiş ve yetersiz bulduğunu, bu kelimelerin benim yaşıma yakışmadığını söylemişti. Daha güzel yazı yazan bir sınıf arkadaşım vardı. Onun yazısını çok yüceltmiş, beni hayal kırıklığına uğratmıştı. İnsan hafızası ne garip,nereden hatırlatıyor bana bunları. Sonra, lisede, kalplerimizin halen bir olduğunu bildiğim 4 kız olarak, kendimize, nevi şahsına münhasır bir grup adı bulmuş ve kendi içimizdeki bu birliğe yürekten inanmıştık. “Gayduru Gudduk”. Bizim yaşımızdaki kızlar, kendi dönemlerine göre olağan sayılabilecek hareketler sergilerken, biz platonik zevzeklikler peşinde, ota çöpe şiir, şarkı, düz metinler, methiyeler, yergiler, güzellemeler yazmak ile meşguldük. Yüzlerce eser bıraktık diyebilirim. Yazdığımız herşeyi, ama herşeyi ABUK olarak nitelendiriyorduk. Dışarıdan, çok kendi halinde görünen biz, bir araya gelince, herkes ve herşey hakkında şifreli, kafiyeli yazılar yazıyor, edebiyat akımları gibi, kendi çöplüğümüzün akımını buluyorduk. Sadece bizim anlayabildiğimiz, doğal olarak bizim çok gülebildigimiz günlerdi. Kimimize göre, halet-i ruhiyemiz çok sağlıklı değildi, ki bu da bir ihtimal. Bu yaz İstanbul’ daki evi taşırken, arşivden bulduklarıma halen gülerken, kızlarla da paylaştım. Hepimiz, yine aynı şekilde güldük. Geçmiş günlerin arşivleri, bizi üzebilir, güldürebilir, düşündüren olur, ağlata da bilir. Zira, bu günlerde, umudumuzu korumaya çalışmaktan ve çokça şükretmekten başka yapacak bir şeyim olmadığını biliyorum. Aklımı yerinde tutmaya gayret ediyorum. Haberler beni ürkütüyor. Düşüncelerim olumsuz olanları geriye ket vurarak, bana arşivleri hatırlatıyor diye düşünüyorum.
-
Yine Orhan Veli hatırlattı
Ezbere bildiğim şiirlerin sahibi Orhan Veli’ nin doğumgünü bugün. Bugün de twitter hatırlattı. Elimden düşürmediğim, beyaz kapaklı, yeşil beyaz bir kitaptı. Bir kediye, bir kadına, en güzel şehre, sefalete, garipliğe şiirler yazan Orhan Veli. En sevdiğim şairlerdendi. Bazen kısacık,üç satır, kiminin aklına mıhlanan şiirlerin sahibi. En çok İstanbul’ a ve çaresizliğine yazdığı şiirleri aklımda. Her sayfasını ezberlemiş, aklımda tutmuştum kitabının. Kitabı da, taşınmalarla birlikte, bir koli şiir kitabı ile birlikte kaybetmiştim. Ezberlediklerim de yarım yamalak aklımda. Bu dünyaya, kendimizden bir eser bırakabilmek, anılabilmek ne kadar güzel. Bir arkadaşım var. Kendisi kitap yazacağım demişti. Sonra, zaman geçti ve Selma kitabını çıkardı. Hatta büyük bir AVM’ deki, yine zincir bir mağazadan son kitabı, ben aldım. Aynı gün okuyup kendisini aradım. Bana şöyle bir şey demişti. “Bu dünyada, benden bir şey bırakmak istedim.” Onun kurduğu bu cümle beni çok etkiledi. Sadece, ünlüler, göz önünde olanlar, makam, mevki sahipleri, bilim insanları, büyük icatların mucitleri mi iz bırakır? Bence tam olarak böyle değil. İlber Ortaylı, kitabında, döşemeci Hüsnü Diker’ den bahsetmiş. Hatta, bulduğu yöntemle Hüsnü Usta dikişi tabiri de, döşemecilerin lügatı arasına girmeyi başarmış. Bugün, yapılan pek çok döşeme işinde oldukça fayda sağlayan ve adını silinmez bir şekilde yazdırdığı bir buluş belki de. Herkes bir iz bırakmalı, şair de olabiliriz, iyi bir usta, iyi bir işveren, iyi bir yatırımcı da. Birilerinin aşına, işine, ekmeğine dokunmak da ruhuna dokunmak da buna dahil. Velhasıl, Orhan Veli’ nin yazdığı şiirlerle dokunduğu milyon kişiden, belki biriyim. (Bu yazıyı, yine diğer yazılar gibi, türlü hengame içinde yazabildim. 11 yaşında ilk gençlik yıllarına koşarak gitmek isteyen bir ön ergen çığlıkları ve gururlu 6.5 yaş ile huysuz 1 yaş eşliğinde zor şartlar altında ☺️ Tek canları sağolsun…) Bu da aç parantez, kapa parantez gibi bir şey oldu🙄) Not: Fotoğrafa bakıp umut doldum. Bugün sabah, odamın penceresinden çektim. Corona günlüklerinde açan bir meyve çiçeği olarak, gözümde ve gönlümdeki yerini aldı.
-
Mutlu yıllar Kerem’ im
Annelik benim için, mutluluk, endişe, kaygı gibi iç içe geçmiş duygularımla, sürekli sorma ve kendimi sorgulama durumu. Yeryüzünde, her anne evladına, kendi şartlarında annelik yapmaya çalışıyor. Kimi çocuğa, sadece bu yüzden şanslı diyor, kimine yazık diyip vahlandığımız oluyor. Kimi anne, çocuğuna bakabilmek için çalışamıyor, kimi, evladını yaz kış demeden pazar tahtalarının arasında büyütüyor, kimi anne, girişimci oluyor; kendi işyerinde bir oda yapıp, her gün çocuğunu yanında taşıyor. Kimi gündüz ayrı, gece ayrı bakıcı buluyor, yine de yorgunluktan dert yanıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek sayılabilir. Kimin daha iyi anne olduğunu kimse bilemez, sorgulamak da dışarıdan bakan gözün haddi değil. Her çocuk için kendi annesi en iyisidir. Bir dönem vardır ki, bu hepimizin hayatında elbet yaşanmıştır. Başkasının annesi daha güzeldir, daha ilgilidir, daha dahadır işte. Bizim annemiz eksiktir, ama başkasının annesi kusursuzdur. Bu dönemin kısa bir dönem sürmesi de isabetlidir. Çünkü anne, yaş aldıkça daha çok özlenendir. Ben geçen yıl, bu günlerde üçüncü defa anne oldum. Öncelerden, mesela ortaokul ve lisenin ilk yıllarında, var olup giden düzene kafa tutar, insanların tutum ve davranışlarının değiştirilmesi gerektiğini düşünürdüm. Herşey kolaydı, hem ne vardı, öyle yapılmasa, böyle yapılsaydı. Zaman geçtikçe, öyle olmadığını anladım. Bunu anladıktan sonra, ben asla öyle olmam, böyle yapmam dediğim her şeyi de yaptım. Üniversitede Düş Sokağı Sakinleri dinleyip, lisede iki varoluşçu yazarın söyledikleri kafana yatınca ya da dünyanın karşısında eğilmez gibi düşüncen ve temsili figürünle matrix filmindeki gibi durduğunu sanınca, birşeyleri değiştiremiyormuşsun. Anne olunca, her nerede olursan ol, aynı duygular seni başka bir insan yapıyormuş. Yapmam dediğin çoğu şeyi normal alıp, kendin başka bir insana evriliyormuşsun. Kendi kapasiteme göre zorlu bir yıl geçirdim. Muhteşem ve zor bir yıl. Başkaları belki daha iyi karşılayabilirdi. Ben zorlandım. Hep omuzlarımda bir ağırlık hissettim. Çok içselleştirdim herşeyi. Nadir zamanlarda oluruna bıraktım. Oğlum Kerem 1 yaşına giriyor. Bana göre, annelik yaparken biraz çuvalladım. Üçünün de gözünün içine baktım. Gözlerinin karasına bir ömrümü veririm, üçünün de. Biraz birinin, biraz diğerinin gönlünü yapmaya çalışırken hep birşeyler yarım kaldı. Bunları eleştirmek, yargılamak için yazmıyorum. Elimden gelenin en iyisini yaptım, yapmaya gayret ediyorum. Yanımda olan, olmayan, destek olan, olmayan herkes, iyi ki var. Herkesten birşeyler öğrendim. Alp için, ilk doğum gününde bir mektup yazmıştım. Mert’ e yazamadım.Kerem ilk yaşına girerken, onun şahsına da bir mektup yazabilecek miyim bilmiyorum. Fırsat bulup yazmayı kendimden diliyorum ☺️ Mutlu ve sağlıklı yılların olsun 3 numaram, kara kuzum👶🧿
-
Ben bugün oğlumu gördüm
Yüzyıllarca yaşayacakmış gibi uzun uzun üzüldüğüm zamanlar oluyor. Bazen öyle evhamlı, öyle bıkkın oluyorum ki. Bazı dönüm noktalarımız var hepimizin, keşke ardını görebilsem dediğimiz sahneler. Bir film vardı, sonra benzerleri de çekildi. Filmin adı “Sliding Doors”. Gywneth Paltrow oynuyordu. O metroya binseydi ne olurdu, binmeseydi ne olurdu diye gelişen olaylardı. Filmin ne girizgahını, ne sonucunu hatırlıyorum. Film bende sadece bir etki bırakmıştı. Kendim de, böyle düşünürüm bazen. Matematik yaparım ablamın dediği gibi, bir avucumda artılar, bir avucumda eksiler.(işletme, iktisat okuyanlar bilir, pros & cons). İşlemin sonucu beni kalben ve mantıken mutlu edecek mi diye tartarım. Beni mutlu etmeyen dönüm noktalarında yanlış toplamalar, çıkarmalar yaptım. Ama sonrasında şunu fark ettim. Bunların hepsi hayra çıktı. Hayır sandığımda şer, şer sandığımda hayır varmış meğer. Bu aralar, malum süreç, sürekli bir hesaplaşma hali, olanların yerine böyle olsaymış dediklerim ve en önemlisi de günlük çıkmazlar ile kendimi bunaltmayı başardım. Bedenen o kadar yoruldum ki, uykusuzluk canıma tak etti. Çocuklar, 13 Mart’ dan bu yana eski düzenlerinden ayrılar. Önce başlarda yaşanan korku, süreci kabullenmeye başlamaya doğru gidiyor. Biz de bir hale, yola girdik, gireceğiz gibi duruyor. Bugün yine çocukların çığlıkları, Alp’ in Mert’ e gücünün yetmesi, onu durmadan ağlatması, Kerem’ in sürekli içinden gelen ağlama isteği, geceleri ayakta gezmem derken, çok insani bir hisle bunaldım. Birkaç gündür zaten darlanmıştım. Sonra Alp’ i gözlemledim. Günlerdir beni bunaltan çocuk, ışık gibi parladı gözümün önünde. 2 gündür bizimle kendi isteğiyle sahur yapıp orucunu tutuyor. Kerem’ i oyalıyor, masayı benimle hazırlıyor. Havuçları soyup, bardağın içine güzelce yerleştiriyor. Sonra en çok hoşuma gideni, bir genç gibi evin içinde kendi keyif alanını yaratmış olması. İftardan sonra, büyük cam kupaya çayını koyup, kitabını okuması, Tommiks sevmesi, kapılara saçma sapan yazılar asması ve nicesi. Bugün, bu yorgunluğuma karşılık Allah bana çocuğunun büyüdüğünü gör dedi sanki. Birden önümde abartılı, ışıklı kocaman bir fener gibi çaktı. Sonra şükrettim sonsuz🙏
Gündelik, çözülemeyen sıkıntılardan bahsediyorum. İnsan göremiyor bazen karşısındaki ışığı. Allah,’ ım, her ana babaya, evlatlarının sağlıkla büyüdüğünü görmeyi nasip etsin. Bugün, ben oğlumu gördüm. Meğerse, ben onu gerçekte, çoğu zaman görmüyormuşum. -
Biraz Umut
İşin ilmine ermiş gibi yazamam, ahkam keser gibi konuşmayı deseniz, konuşamam. Belki anlık, kendi içimde yoğun bir şekilde hisseder ve duygu geçişini ancak kendime hissettirebilirim. O yüzden, ne yaptığım karalamalarda, ne de burada, öğrendim ki diye başlayan süslü cümleler kuramam. Sadece der, paylaşırım belki. Başlarda, yeni bir ruh halinden ötekine geçeceğimi, kısıtlamalara rağmen günlerin sular gibi geçeceğini tahmin edemezdim. Özlemeye nasıl dayanacağımı da mesela hiç düşünmemiştim. Her şey normale döner ve yaz yine başlardı. Ama eskiye dönmek zor gibi. Dün sahurdan sonra, babam geldi aklıma. Biz buradan gidince, çocukları sırayla koklar, kokularını içine çeker, sonra da anneme seslenir, ” Esiiin, ohh, tamam, bitti benim işim, bitti özlem der”. Ona göre özlemek demek, torunlarının kokusunu ciğerlerine doldurmak. O kadar çok an varmış ki yaşanan, en kıymetlilerinden hem de. Babamın bize yaşattığı, bize sıradan gelen bu an gibi. Bugüne kadar anlamamış, görmemişim. Bir arkadaşım, evinin balkonundan, binalar arasından görünen denizin fotoğrafını paylaşmış. Ah dedim, deniz kokusu geldi burnuma. İstanbul’ da Mehmet ile gittiğimiz açıkhava konserlerinde, denizden vuran esinti, çoook eskiden gittiğimiz Rumeli Hisarı konserleri, yaz mevsiminin, müziğin ve birlikte olmanın mutluluğu. Sanki bu günler hiç geri gelmeyecek gibi. Tabi bir de komplo teorileri var. Bunlara inanmak dahi istemiyorum. Her şeyi fotoğraf kareleri ile aklımda tutan ben, dokunmadan, kokusunu duymadan, hissetmeden nasıl yeni bir düzende yaşayacağımızı hayal edemiyorum. Çocukların bu düzende ne kadar çocuk olabileceklerini düşünüyorum. Bazı günleri çok sıradan hissederken, bazı günler mutsuz, bazı günler enerjik oluyoruz. Tabi aynı ev içinde birbirimizi etkiliyoruz. Onların gözüyle görebilince, daha umutlu olmak için sebepler buluyorum kendime. Bazen durmak, birşey yapmadan beklemek istiyorum. Sadece şu mübarek ayda şükretmek, şükretmek, şükretmek… Kavuşmanın kıymetini bileceğimiz eski güzel günlere doğru umut etmek istiyorum.
-
Bilmukabele
Bilmukabele. Hayatımızda en az bir defa kullanmış olduğumuz, sizin için de aynısını dilerim demenin, farklı bir söylenişi. Evet “Bilmukabele”. Sen sevdiysen, ben de sevdim, sen üzüldüysen ben de üzüldüm, senin için iyi olacaksa benim için de olsun, sen de yaşa emi! demenin bir tür söylenişi. İnsanlar artık pastanın büyük dilimini yemek istiyor. Bana ne düşüyorsa, sana da o düşsün dileği, gerçekten uzak. Olağan hayatta rasyonel de değil tabi. Yine de canı gönülden kimse, karşısındaki de iyi olsun istemiyor. Kendi başına birşey gelince de, sen de yaşa gör emi diyor. Benim aklımdan farklı bir şekilde cümleler geçiyor durmadan. Bugün de bunu düşündüm. Kimse dedim, gerçekten iyisini başkasının eline tutuşturmak istemiyor. Kontrolü elimizde tuttuğumuzu sandığımız hayatımızda, direksiyonu türlü türlü yönlere kırıyoruz. Bu resmin içinde ne işim var dediğimiz yerlerde buluyoruz kendimizi. Altına yün döşeği serip yatanı da, inci tozu katılmış porselen yemek takımı kullanan da bir yolculuk yapıyor. Kimi düşüyor kalkıyor, kimi hep galip gibi duruyor. Kimse kimseye, iyi dilek temennisinde bulunmuyor. Herkes bir hayat yaşıyor. Ortak paydaları eşitlemek imkansız oluyor. Salgın döneminde de bu böyle biraz. Salgına rağmen böyle. Ancak; garip bir şekilde de benzer oldu ilk defa paydalarımız. Yine yün döşeği zor bulup seriyor altına garip ama, bir anda herşey değişebilir diye düşünüyor insan. Aynı sağlık kaygısı, bir taraftan ekmek kavgası. Bilinmez bir yazı gibi yazdım farkındayım. Salgın bizi biraz aynı, biraz apayrı kıldı. Korkular, endişeler, hastalığın bir an önce çaresinin bulunmasına yönelik temenniler ortak, ama farklılıklar da çok. Eskisi gibi olmayacak hayatımızda, yeni normal denen her neyse, içinde şöyle bir cümle de geçsin isterim. ” Senin için de iyisi olsun, dilerim olsun.”
-
Annem ile kahve içmeyi özledim (çok)
“Anne olunca anlarsın” der tüm anneler. Benim annem de hep öyle derdi. Annelik bir yolculuk. Annemi tam olarak anlayabilmek için, onun aştığı tüm yolları geçmem gerek. Bu nedenle, annemi tamamen anladım cümlesini şu an kuramam. Ama anne olduktan sonra, annemi daha iyi anladım diyebilirim. Herkesin annesi en iyisidir. Ben,annem kadar sabırlı bir anne değilim. Çünkü annem hep sabır taşıdır. Bize, torunlarına, babama. Hep toprak gibi; alır göğsüne, sanki sinesinde tutar. Annem, üç çocuğunu da, imkanları dahilinde en iyi şekilde büyütmüş. Bazen anneme, biz senin kadar annelik mi yapıyoruz derim. Herkesin anneliği çocuğuna elbet. Eminim her anne, zaten en iyisidir. Hasta evladını bekleyen anne, evladını değil çatlamış toprağa dokunup, sevebilen anne, anne olmayı dileyip, türlü türlü yollara rağmen anne olamayan, anne ruhlu kadın. Ben, bazen yorulunca, benim ki de iş mi derim. Şükrederim, ama şükrettiğim için de utanırım. Annelik sürekli bir endişe hali, hatta delilik. İnsan bazı anları, bazı lafları aklına kazıyor. Böyle güzel bir günde, belki ne gerek var, yazmış yine diyebilirsiniz. Ben hiç unutmadım. Bizim bir akrabamızın kızı 17 yaşında vefat etti.Ansızın. İnsan dillendirmek bile istemiyor. Ama yazacağım. O gün, işte malum gün, annesi feryat ediyordu. “Biz dün falanca yerdeydik, öyle yedik, öyle yedik ki ,meğer benim evladım ölmüş o saatte. Birden durdu, sahi aç mıydı, karnı aç mıydı diye dakikalarca aynı yerde kaldı, ağladı. Sahi aç mıydı lafı dokunmuştu bana, ben daha genç bir kızdım o gün. Pek çok hikâye var, dinlemesi, duyması zorken, buna dayanmak da nasıl olur dediğimiz hikâyeler var. Allah’ım hepinizin evladını bağışlasın. Sağlıkla büyüdüklerini görmeyi nasip etsin. Bir hadis-i şerif var. Tam cümlesini bulamadım. Şu anlama geliyor. “Evlatlarınıza dua ettiğiniz zaman, onların etrafında nasıl bir zırh olduğunu bilseniz, dua etmeyi bir dakika bile bırakmadınız” diyor. Allah’ ım evlatlarımızı da, annelerimizi de başımızdan eksik etmesin. Annemle kahve içmeyi çok özledim…😔
-
Hep yaşamak istediğim zamanlar
Kuyunun orada atıl duran salıncağı 3.kata çıkarmak istedik. Alp evde kendi için bir kitap okuma ve kendiyle zaman geçirme köşesi istiyordu. Ablam ile salıncağı iki parçaya ayırıp çıkarmaya niyetlendik. Köşelerden döndürmek çok zor olacağından, babam salıncağa aşağıdan ip bağladı ve yine İsmet Usta becerisiyle, salıncağı 3.kata çekti. Alp’ in gözünde babam artık bir Hulk. Bize, dedem benim Hulk’ ım diyor. Çocuklar için büyüklerimiz o kadar kıymetli ki, bunu ancak büyüdüklerinde anlayacaklar. Benim için öyle oldu. Anneannemin, babaannemin evinde yediğim yemekleri, orada geçirdiğim zamanları, dedemin tencereyi çevirip sobanın üzerinde pişirdiği patatesi, anneannemin kıymalı gözlemesi, reyhanlı böreği, galdirik otu ve onlarcası, babaannemin her derde deva kara otu, tarhana çorbası, o evlerindeki huzur halen aklımda, kalbimde. Güçleri yetmeyecek, enerjileri bitecek sanmama rağmen, annemin, babamın torunlarıyla geçirdiği zamana şükrediyorum.🙏🙏
-
Kadın kadının kurdudur
Kadının kadına yaptığı zulmü belki de erkek kadına yapmıyordur. Bu ülkede çok korkunç, çok acayip şeyler gördük, göreceğiz de. Hem de her türlü olmaz dediğimiz garip olaylar üzerine, bir de kadının kadına uyguladığı psikolojik şiddet var. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir de, ne diye bir insan aynı işyerinde kadın olduğu için kadın rekabeti içinde, zaten o da evlenmemiş, zaten onun da kocası böyle falan diye diye yaftalanır. Ya da sadece bir kadın, birinin oğlu ile evlendi diye, gelin sıfatı ile türlü türlü kötü muameleye uğrar ya da birinin anası diye zaten en fenasıdır. Erkeklerin dünyasında kadın olmak zorken, bir de üzerine kadın barbarlığı var. Cehalet ne fena bir şeydir. Senin eziyet ettiğin kadına, o da birinin evladı, birinin anası, birinin eşi diye baksak zaten, toplumdaki o biçilmiş rolleri, en kötü şekilde giymeye gerek kalmayacak. Cahil olan kötü olduğunu bile bilmiyor. Hep kendileri iyi, hep kendileri kandırılıyor, karşısındaki biçilmiş roldeki zavallı kadın bir şey bilmiyor. Zannediyor ki, kendisi pirüpak, işyerindeki kadın arkadaşı, kocasının annesi, gelini, komşusu lekeli. Bir tek kendi sütten çıkmış ak kaşık. Halbuki karşısındaki türlü dalavereler içinde. Yok öyle şey, herkese saygı duymayı öğrenmek gerek artık. Duymayanın da haddini bilmesi tesis edilmeli. Bize hep bir şeyler öğretilmiş ya! Susun dediler, bize. O ne dediğini bilmiyor, o senin büyüğün, onu mu değiştireceksin, dediler de dediler! Sen susacaksın dediler. Biz de mesajı çok net aldık, şükür. Aman keşke almasaydık. Meğerse her şeyimiz ne kadar irdelenmeye müsaitmiş. İyi yapıyorsan hele bir şeyleri. Müdür olduğum bir dönemde bile, sizin şirkette öyle bir pozisyona gerek yok da dendi, doğumda aldığım kilolarım, veremediğim kilolarım, yaptığım yemek, büyüttüğüm çocuk, hep bir eleştiri yağmuruna tutuldu. İçten içe, iyi ve mutlu olduğun görülse bile, kadın kadına zulümden geri durmadı. Zulüm birinin etinden et koparmak değil ki. Onu değersizleştirmek de demek. Artık bırakalım birbirimizin toplumsal rolü üzerinden, aldığı yahut verdiği kilosu, kocası, çocuğu, gösterdiği, sakladığı yaraları üzerinden yüklenmeye. Senin o yüklendiğin kadın var ya, benim anam, benim evladım, benim kardeşim, benim arkadaşım… İçimden geldi yazdım. Düşündüm, yazdım, düşünüp yazmak bana iyi geliyor. Bunun altında da bir çapanoğlu arayanlar, sizlere de selam olsun.
-
Sussam daha mı iyi?
Yazabilmeyi seviyorum. Aslında duygularımı, bir olay karşısındaki tepkimi anlatabilmeyi de istiyorum. Ama bunları yapabilmek için kendimi yeteri kadar rahat ve iradeli hissetmiyorum. Bu aralar, sloganım “Susmak” üzerine. Gözümü kapadığım an, türlü türlü konular aklıma gelebiliyor. Birinin anlattığı bir durumdan pay çıkarıyorum; yazmak, fikir beyan etmek için. Bazen de haberlerde bir konu görüyorum ya da sürekli dalgalı, fırtınalı ülke gündemi benim rotamı yeni yerlere çeviriyor. İstediğim an kafamdaki dağınık cümleleri bir araya getirebilecek fırsatım olmuyor. Muhakkak çocukların başka öncelikleri oluyor. Uyku nedir bilmeyen, bana da unutturan bebek ile farklı yaşlarda 2 çocuğumla da tek başıma ilgilenme durumu beni geniş zamanlardan mahrum kılsa da, sağlığımıza her gün şükrediyorum. Çünkü bu aralar sağlıklı ve bir arada kalabilmek en önemlisi. Susmak dedim ya, bir nevi yazmaktan da mahrum kalmak. Bari ondan eksiklenmesem diyor, şimdi yaptığım gibi dayanamıyor, insanların anlamasını bekleyerek yazıyorum. Susunca herşey daha iyi sanki.
Birilerinin hayatını yaşayıp, birilerinin düşüncelerinin baskın olduğu bütünün parçası olup, kendin olmaktan vazgeçmek ya da seni zaten silip geçenlere he diyerek bildiğini okuma durumu da susmak. Aşırı uçlarda biri hiçbir zaman olmadım. Zaman geçtikçe nasıl bu kadar sıradan olduğuma da şaşırıyorum. Ortak paydalarımız ile aynı zamanda farklı olup bir arada kalabilmeyi ve özgürlüğü seviyorum. Kimsenin kimse için gözünden ateşler, ağzından köpükler çıkararak nefretle, sadece farklı düşündüğü için ötekileştirildiği bir dünya benim hayalim değildi. Çocuklarım için galiba çok geç kaldım. Düzeltmek için mücadeleye takatim yok. En azından bu aralar, şu süreçte. O yüzden susmak diyorum, susmak sizin için ne anlama geliyorsa, öylesi bir susmak…