-
İletişim
Buralarda bir söz var. Karnı dolu olmak. Konuşacaksın ama çıkmıyor laf. Belki istiyorsun söylesem diye, belki söylemesem daha iyi diye düşündüğünden olacak karnın böyle dolu işte. O kadar çok habere, bilgiye, sürekli değişime maruz kalıyoruz ki, gündem hızla değişiyor yaşadığımız yerlerde. Eskiden daha kesin tepkiler verirdim kendimce yanlış bulduğum her şeye.Sonra baktım bu cısss bir şey, susayım dedim. Epeydir de susuyorum. Düşündüğüm kendime. Ama insanın yaratılışı var, doğuştan gelen bir kendisi. Ki, coşkuyla bekliyor seni. Bazen hissederek yaşamak istiyorsun, sesli sesli gürlemek de yeri geldiğinde.
Bu düşünceler, lise arkadaşlarımla olan grubumuzdaki sohbetten sonra geldi aklıma. Şimdi cümleler kısa, kabul edişler sessiz, hayat olabildiğince hızlı, hissetmek o anda bile mıhlanıp kalamıyor. Bunun adı nedir bilmiyorum. Bazen tepkisizlik yoruyor beni, çabuk tüketmek her gündemi. Hislerim uyuşmuş gibi düşünüp, niye ben tepkisizleştim diyorum. Gücümün yettiğine çıkıyor sesim, sonrası pişmanlık. Keşke iletişim denen şu sihirli kelime öyle güzel vuku bulsa, öyle güzel anlatılabilse istediklerimiz, kırmadan, dökmeden. Ama mümkün değil, ne evladınla ne de bazen başkasıyla. O iletişim yolunu bulup hakkıyla yürütmek, hakkıyla anlamak ve anlaşılmak. Bugün yazasım var. Kusurlarım varsa yine affola. Bu arada mesaj kaygılı yazmıyorum. Yani anlattıklarım şikayet değil, tavsiye almayı da isteyerek yazmıyorum. Sadece paylaşmak istiyor, belki birinin dilinin ucundakini yazıya dökebilmiş olmayı umut ediyorum. -
İyi ki doğdun annem
Bir yerlerde okumuştum. Hatırımda kalmış. İnsanlara ” Eğer yeniden dünyaya gelme şansınız olsa, annenizin başka biri olmasını ister miydiniz?” diye sormuşlar. Çok büyük bir kesim annesini hiç kimseye değişmeyeceğini söylemiş. Düşünsenize 70 yaşına gelebildiniz, belki anneniz artık sizinle değil yahut Allah ömür verdi, sizinle; ki şanslısınız. Biliyorsunuz, türlü türlü huyu var annenizin, belki zaman zaman siz de katlanamıyorsunuz ama ” annem” diye başlayan bir türkü, şarkı duysanız, gözleriniz nemleniyor,sesiniz titriyor. Ben de annemi kimselere değişmem. Farklı şehirlerde yaşıyor olmamıza rağmen, annemi aradığımda, telefonu “Efendim kızımm” diye açabileceğini bilmek benim güvenli alanım, huzurlu bir rutin belki benim için. Anneliğim de, anneme bakışım da epey evrildi. Hakkını vermek için çabaladığım hayatımda en büyük kavgayı kendimle ettiğim günlerden bugünlere gelene kadar, her zaman, annem var dedim. İyi ki var. Annem var ve ben halen çocuğum. Annem var ve çocukluğumun arka bahçesinde halen çiçekler var, evde menekşeler, dolapta yaş pasta, fırında kıymalı pide. Hatta yıkılmış gitmiş, yerinde iş merkezi olan Ünverdi Sineması’ nda Kemal Sunal filmleri gösteriliyor. Annem var ve evet çocukluğum da canlı, ilk gençlik yılları koşar adım, düşe kalka, genç kadınlık zamanları geçiyorken annem var ki, ben hem onun çocuğu, hem oğlanların annesiyim. Bugün annemin doğumgünü. İyi ki var annem. Annem iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizimlesin❤️🙏
-
Şükür
Bizim evde baba ile yenilen akşam yemekleri çok nadir olur. Çocuklar da, ben de bunu kabul etmiş gibiyiz. Bugün iftar sofrasında, beşimiz bir arada, ezanın okunmasını beklerken, Kerem zorla oturtulduğu mama sandalyesinde mızıldıyor, Alp ile Mert yine didişiyorken ” Çocuklar, bir şey söylemek istiyorum” dedim. ” Bazı anlar insana o an çok sıradan gibi gelir ama yokluğunda ne kadar değerli olduğunu anlarız. Tıpkı şimdi bir arada olup birlikte, sağlıkla bu masada olabilmemiz gibi “dedim. Alp, daha ben belki üçüncü kelimemi söylemeden ” tamam, tamam” demeye başladı. Yine lafı ağzıma tıktı. Söylediğim her lafı, bir nasihat sanarak ondaki “ben”(anne) algısını kolay kolay aşamayacağımı biliyorum. Konum bu da değil aslında. Kıymet bilmek diye bir şey var. Yaşarken, ne büyük zenginlik olduğunu bilmediğimiz binlerce an var. Şikayet ettiğimiz çoğu şey, bazen iyi ki var. Bu günler çok fazla dram içeriyor. Eğer sağlıkla geçersek şu günleri, hatırımızda çok buruk kalacağı kesin. Yine çember daraldı. Bu sefer yorgunluk var, bıkkınlık var, ekonomik zorluklar, duyduğun giden çınarların, gencecik insanların haberlerine boynunu büküp üzülmek var. Elimizde ne kaldıysa, belki de tadını çıkarmak gerek. Bir daha yaşanır mı bilemeyeceğim her anı bana bir lütufmuş gibi yaşamak istiyorum. Dua ediyorum aklıma geldikçe. Allah’ım aç kalp gözünü ne olur şu kalbi tükenmiş insanların diye. Ama kime dokunsan haklı, kimi tükenmiş, kimi gelgitlerde, kimi ekmeğinin peşinde, bir şey görecek gibi değil. Şairin dediği gibi; ” Nerede o gördüklerim, nerede o beklediğim, rengi başka, tadı başka…” Herkes için huzur, sabır, sağlık diliyorum bu mübarek ayda..
-
Kırılma noktası
Herşeyin bir kırılma noktası olduğunu düşünenlerdenim. Elimizde cam bir bardak var mesela, bıraksak tuzla buz olacak. Kırıldığı bir dert, bir de ortalık berbat olacak. Cam bardak bir gün kırılacak. Belki istemediğimiz halde birinin değişen yolu gibi olacak bu bardak, kırılacak. Elimizde tuttuğumuz çok şey zamanı gelince zaten değişecek, başka bir yola girecek. İnanıyorum günün dönmesine de, hayatın başka bir yöne doğru evrilmesine. Belki konfor alanımızdan çıkıp, suyun yönünü değiştirmek gayreti ile olacak belki de kader deyip, suyun yönü mecburen değişecek. Elbet, bir gün yolunda giden, gitmeyen ne varsa farklı bir form alacak. Şu çok ciddiye aldığımız bu yolculukta, hep varılacak yeri düşünmekten yolun keyfini çıkarmayı unutuyoruz. Hep bir sonraki safhaya geçmek için, gerçekleşmesi gerekenler var da, onu bekliyor gibiyiz çoğumuz. Hâlbuki bihaberiz yarına ne yazılmış bizim payımıza. Neyi bekliyoruz ki. Akşamdan senaryoyu yeniden yazıp, sabah bir önceki senaryonun kurgusunu yapmaya devam ediyoruz. Bir gün, bir şeyler olacak ve irademiz dışında belki mukadderat diyerek sabredeceğiz ve alışacağız yeni düzenimize. En nihayetinde, herkes için bir gün, dönüm noktaları olacak, biz bunlara da alışacağız. Zor olacak, imkansız olacak ama alışacağız. İşte bugün bunu düşündüm. İmkansız olduğunu düşündüğümüz bir an gelmeyecek gibi olacak ama gelecek. Kim olduğumuza bağlı olmaksızın, iyi veya kötü, bir şeyler geride kalacak. Kalemle kaseti sarardık ya, yine sarıp, bu sefer başka şarkı dinleyeceğiz belki de. Kim bilir…
-
Anneler Günü
Annelik içgüdüseldir, babalık öğrenilir diyenler var. Evet anne olmayı istedim. Allah bana, 3 evladımın kokusunu içime çekmeyi nasip etti. Yüce Allah’ıma sonsuz teşekkür ederim. Bundan 12 yıl önce anne olduğumda, oğlumu ilk gördüğümde ay ne güzel şey falan demedim, içimde kelebekler de uçmadı. Zaten apar topar girdiğim sezaryen psikolojisi ile gözlerim ağlamaktan şişmişti. Bebeğim cerrahi bir operasyon sonucu, ben baygınken çıkarılmıştı. Hem ben doğum mu yapmıştım. Normal doğum yapsaydım da görseydim sancı ne demekti.Eve geldik. Bu sefer sütün yok dendi. Bebek durmadan ağlıyor ve uyumuyordu. Kitaplarda 18 saat uyur deniyordu. Hâlbuki benim bebeğim 15 dakika bile uyumuyordu. Çok gazlıydı belki ama ilk dört ay zaten gaz da olmazdı. Sonra ilk günler istemedim onu. Mehmet’ e durup durup ” Biz ne yaptık?” diyordum. Kendi depresyonum ile sürekli ağlayan bir bebekle beraber mücadele etmeye çalışıyordum. Kimse beni anlamıyordu. Sütün yok, doymuyor, bu nasıl bebek diyorlardı. Bebek ağlarken, ona öfkelenip ” Bırak ağlasın” diyordum. Sonra içim geçip gözümü kapadığımda, bir beşiğin içinde bebeğim sürüklenip gidiyordu. Ben bir şey yapamıyordum. Çok şükür ki çok kısa sürdü. Ama beni duygudan duyguya vurdu. Kolay olmayan günlermiş. Sonradan anladım. Anneler günü ile ilgili benim de edecek lafım olsun istedim. Eşim bana ilk anneler gününde tost makinesi almıştı. Çok bozulmuş, ama o an birşey diyememiştim. Anne olarak en çok anlaşılmayı istedim, özledim. Benim istediğim, bir tost makinesinden çok destek, anlayış, empatiydi. Anneyim diye, kendimi kimsenin hayatının merkezine de oturtmadım. Tüm kendimden geçişime, aklımın bir köşesinde kalan, artık gerçekleşmeyecek istek ve arzularıma rağmen anne olmaktan hiç pişman olmadım. Anneler günü bir gün değil, anneler ve çocukları oldukça her zaman var olacak. Evlatlarına tüm kalbiyle annelik yapmaya çalışan, doğurmuş, doğurmamış tüm annelerin anneler gününü kutlarım.
-
Bayram sabahı
Bayram, hepimiz için başka birşey anımsatıyor. Bayram, sabah erkenden kalkıp baba ve oğulları namaza uğurlamak, kimi için dinlenmek üzere planlanmış bir tatil, kimi için kavuşmak, kimi için bazen değişmemiş ritüelleri tekrar tekrar yaşamak, bu ritüellerin birbirini tekrar etmesini bazen öylesine, tepkisizce yaşamak, yokluğunda ise deli gibi özlemek. Çok şeyler sıralanabilir bir bayram sabahı için. Böyle geçen ikinci bayram bu bayram. Bayram benim için şeker kaplı beyaz badem şekeri, sabah kabir ziyareti, anneanne babaanne evinde sürekli çalan kapıyı açmak, tüm ailenin söz birliği ettiği😊 klasik bayram tabağı demek. Şimdilerde başka. Hatta bu sabah, yeniden uykuya geçebilmek için başını göğsüme dayayıp uyumaya çalışan oğlum demek, sonra uykusunda terini değiştirmeye çalıştığım oğlumun durmadan anne diye bana sarılması, oğlumun yeni bir kıyafet giydiğinde hangi ara bu kadar büyümüş demem, aynaya bakıp “ne olmuş yahu gözümün parlaklığına” dediğim bir bayram bu bayram. İyisi, kötüsü ile bir bayram sabahı işte bu sabah da. Takvimden bir yaprak belki henüz acıları taze olmayanlar için, yazmaya cesaret edemediğim ciğerleri gitmiş olanlar için öyle değil ama. O kadar çok öykü duyduk ki. Biz dinlerken nasıl yaşadılar ki dedik. Hayat bu ölüm elbet var da. Geçen bayram anası babası ile oturduğu sofraya oturamayan, öptüğü eli alnına koyamayan var bu bayram. TV haber kanallarında, gecenin karanlığını daha da karartan füzelerle ölen ana kuzuları var. Yok karamsar değilim. Ama gerçekler bunlar. İnsanım. Duygularım var, duydukça, gördükçe hissetmekten, duygularımın dalgalanmasından geri duramıyorum. Bu bayram öyle bir bayram işte. Geçenlerde, Kaan Sekban’ ın SMA’ lı bir çocuğumuz için yürüttüğü ve başarıya ulaşan yardım kampanyası ile ilgili yazısını okudum. Öyle anlamlı yazmış ki; demiş ki özetle: ” Bugün,dünya halen berbat bir yer ama, umudum var.” Allah bizi böyle yaratmış, vazgeçmeyen, umut eden, düşse de kalkan. Bir tarafta olağanca girdabı hayatın, bir tarafta bayram. Ben yine de, bizim ailenin klasik bayram tabağını hazırladım. Evde çocuklarıma bayram olduğunu hissettiriyorum. Ağacımın ışıklarını açtım, çikolata kasesini doldurdum. Evim temiz. Hatta Mert akşama toplayacağı şekerleri anlata anlata yatağa gitti dün. Büyüklerimin ellerinden öperim, çocukları kocaman sararım. Hepimize mutlu bayramlar 💐
-
Yazmak her zaman anlatamaz
Çocuk olmak güzel şey. Artık çocuk olamayacağımıza göre, bir çocuğun gözleriyle görmek güzel şey diyeyim. Ben çocuklara:
– Dede olasınız, sakallarınız böyle beyaz beyaz olsun” diyorum.
Mert:
– Anneee, öyle deme sürekli, ben büyümek istemiyorum” diyor.
Öğretmeninin Mert’i tanımlarken kurduğu cümlenin bir yeri şöyleydi:
– Çocuk olmanın saflığını, doğallığını koruyabilmiş ….
Mert’ in bugün yaptığı peluş oyuncak listesini görünce anlık duygular geçti benden yine. Bu sefer dökemedim yazıya. Hissettiklerim söyleyebildiklerimden çok fazla oluyor bazen. Yazsam kusurlu oluyor. Keşke tüm çocuklar çocuk gibi büyüme şansına sahip olabilseydi diye düşündüm sadece… -
Babama…
Babalar ve kızları…Ben babamın küçük kızıyım. Ablamdan sonra gelen 2. kız evlat. Babamın da, annemin de ” kara kızıyım”. Karalığım, 1 yaşında tanıştığımız Kumburgaz yazlarından gelen lakabım. Sudan çıkmadığım ve kumdan ayrılmadığım için rengim bir türlü kışın dahi açılmazdı. Öylelikle adım kara kız kaldı. Böyle babalar günü gibi günlere pek anlam yüklemesek de, hepimizin gözünden bir bulut, bazen bir sis geçiyor. Bazen gözyaşı, bazen mutluluk oluyor. Bazen hesaplaşma, bazen keşke, bazen iyi ki… Babam sosyal medya kullanmadığı için, yazılarımı okumuyor. Ben de pek göndermiyorum. Eğer okuyor olsaydı, çok hoşuna giderdi eminim. En son Şubat başında gördüm anne ve babamı. Bu sene pandemi derken ayrı düştük. Herkes sağlıklı olsun dedik, gelip gidemedik. Bazen diyorum ki, keşke şu yaşımın gözüyle bakabilseymişim babama da, anneme de. Babamı otorite gibi gördüğüm günlerden, sırtımı yasladığım dağım olarak düşündüğüm bu günlere gelmek ne güzel. Babam şöyle derdi anneme:
– Kızlarım baba evinde görsün her şeyi.
Bana göre hiçbir şeyi eksik etmedi. Her şeyi de baba evinde gördüm. Dediğini yaptı. Çok gezerdik, bize göre en güzel yerlerde yemek yerdik. Pazar günü, arabaya binip, arka koltuğa dönüp:
– Et mi balık mı? derdi.
Balıksa, Balık Osman’ a, etse Uludağ Et Lokantası’ na götürürdü.
Sonra, bazı hafta sonları erkenden cümbür cemaat Bursa’ ya giderdik. Hep kendimize göre, kendi anladığımız gibi. Bir dönem bize çok anlamsız geldi. Belki o zor ergen dönemlerdi. Birbirimizi çok anlayamadık. O da geçti. Şimdi torunların sırası. Şimdi biz o ergen dönemleri geçmeye çalışıyoruz. Babam torunlarıyla lokum😊 Hayatın döngüsü bu olsa gerek. Bu aralar babamı daha çok görmek istiyorum. Görüntülü arasam bir an önce gitmek istiyorum yeniden yanlarına. Zaman çok sınır tanımaz geçiyor. Allah hayatta olan tüm babalara sağlıklı, uzun ömürler versin. Bizim babamıza da. Ben halen babamın küçük kızıyım. Bize gösteremediği kocaman sevgisi ile kollarının altına aldığı kızlarıyız… Halen… -
Kendimi dinlediğim bir an
Öylesine geçip gittiğimiz yerlerde açan çiçekler vardır, görmeyiz. Toprağın üstünde kurumuş otların arasından çıkmış hercailer, özenli bir peyzajın arasından çıkan uyku çiçekleri, çok zamanlar geçirmiş ulu ağaçların yarılmış gövdelerinde açan envai çeşit filiz dal…. Bana neler anlatır bir bilseniz…Hayatı seyreyleyip gitmek var, hercailerin renklerini görmek var. Bazen böyle anlar olur, mesaj kaygılı geçer pek çok şey gözümün önünden. Mert’ i okul kapısında beklerken bir kız çocuğu gördüm. Gözleri o kadar anlamlı, o kadar güzel hareliydi ki. Evet, kelime bu olmalı. Hareli güzel gözleri olan kız çocuğu. Biz de öyle değil miydik? Ben bir kız çocuğuydum. Şimdiyse, o kız çocuğu gitti, üzerime yapışmış sıfatlarımla görevlerimi yerine getirme gayretindeyim. Gözümün önünde , başımın tam sağ yanında bir şerit geçiyor. Evet bu iş tamamlandı, bu da bitti, bu da. Büyümek de zor, büyütmek de. Çocukların her dönem büyüme ataklarını karşılamak, kafamın içinde sağda solda okuduklarımın yankılanması, dijital dünyada da yaşamak, artan kalabalık ve yalnızlıklar. Nihayetinde yalnız kalıyoruz. Kendimi dinlediğim bir akşamdayım yine. Bazen böyle olur, nadir olur ama olur. Kolum kanadım kırık gibi olur. Üzülürüm bu hengameye. Her şey çok basit yaşanabilse derim, belki de öyle hissetmek isterim. Hercainin rengini, o solmuş yaprakların üzerinde açan petunyaları nasıl daha önce görmediğime şaşırırım. Güzel anlamlı bakan bir çift göz çok şey anlatır.
Böyle bir akşam işte, yine kendimi dinledim. Bugün bu yastığa başımı koyup unutacağım kulağıma kendi söylediklerimi. Güzel uykularında olan evlatların kokusunu çektim içime. Bu anda kalacağım… Sağlıkla, sevgiyle… -
Koyversem
Dün bir TV programına denk geldim. Programın sunucusu “40 yıl önce annemi kaybettim. Hastaneden bana gönderdiği mektupları evi toparlarken buldum. Bir çocuk olarak ne kadar çok sevildiğimi yeniden hatırladım ve bu duyguyla günlerdir baş etmeye çalışıyorum” dedi. Aslında çok daha güzel ifade etti. Aklımda kelimeler hep ardı sıra dizilmiş, bir yazının girizgahını oluşturacak gibi bekliyorken, ben onları her seferinde havada kaybediyorum. Benim nereye gittiğini bilmediğim, havada yazılı kelimeler cennetine gidiyordur belki. Yani kısacası yazamıyorum. Aklıma geldiği an ses kaydı yapmak yazmak gibi olmuyor. Ses kaydı da mümkün olmuyor gibi. Neyse, bu ara acaba hangi unutulmuş duygumu özledim diye düşünüyordum, Aslı Şafak’ ın TV programındaki o sözleri benim yazımın girişi oldu. Böyle, gönlümün titriyor oluşu, hisleri tercüme etmeye çalışıyor olmam bana bazen lüzumsuz bir gayret gibi geliyor. Çünkü hayat olanca hızı, çilesi, adaletsizliği ile yürüyüp giderken, şu olan bitene, sadece izleyici olarak bile, katlanabilmek artık insani duyguları kontrol edebilme çabasının çok daha üzerinde bir irade gerektiriyor. Bu da ayrı bir konu. Yani ben bunlardan bahsederken hep farkındayım olan bitenin. Hatta, hadi kızım, yaz, çiz ne düşünüyorsan diyorum ama çok fevri bir hareket olması bir yana, susma hakkımı ve susma statüsünde olma bilincimi kullanıyorum diyelim. Ben de hoşuma gitmeyen toplumsal çarpıklıkları işte burada diye göstermek istesem de, yazamıyorum işte. Hep bir frene basma hâli var bende. Koyversem olmayacak diye tutturdum kendi kendime. Unuttum sevdiğim şeylerin bana hissettirdiklerini. Unuttuğum duygularım var dedim ya, yani, yapabildiklerimin bana hissettirdiklerinden bahsediyorum. Mesela kendim olmak. Gerçekten kendim gibi yaşamak, ruhumu doyurmak, odaklanmak, istediğim insanları yamacımda, diğerlerini ötede tutabilmek, kitaplara kendimi kaptırabilmek, zaman ayırmayı kahve içmenin çok ötesinde algılayabilmek, birinin kıymetlisi olmak, içimdeki öğrenme aşkını yeniden ateşlemek, yağmurlu İstanbul trafiğinde Nihat’la Curcuna dinlemek, eski bir şarkıyı yanda bekleyen araçtaki insana aldırmadan bağıra bağıra söyleyebilmek… Listem uzun. Bu yazıyı yine zor yazdım. Benim yazma hevesim ile Kerem’ in uyku saati denk gelmiyor. Hiperaktif ötesi bir 3 numaram var. Yazım hatalarım varsa affola.
Not: Sevgili Şeyma, beni yazma konusunda motive ediyor:) 2 gün önce, ” Yatırımların karşılık buluyor abla” dedi. Mert ile Aziz Sancar’ a mektup yazmışlar. Şeyma’ nın dediği gibi; yatırımlarım belki karşılık buluyordur.🙏