• Ayarsız

    Kendimi az yokuşlu, inişi çıkışı çok ama herkesin kolayca gitmek istediği yere varabileceği bir yol gibi görüyorum. Bu sabah, birden sert bir tepki verdim karşımdaki kişiye. Sonrasında bu hisse kapıldım işte. Hep topu yumuşatan ben, dik bir yokuş gibi durdum. Sonra tâbi ki, konuşmanın seyri değişti ve ben öyle demek istemedim şeklinde konuşma değişti. İnsan kendi nasılsa, ilişki içinde bulunduğumuz insanlar da bize öyle davranıyor. Hep ılımlı, yapıcı olmaya çalışınca, nasıl olsa diye başlayan cümlelerin öznesi oluyorsunuz. Azıcık direnince, tepki bu sefer ölçüsüz oluyor ve sen zaten hep böylesin ile başlayan iç seslerin ya da tartışmaların baş aktörü olmak da beklenen son oluyor. İkisi arasında bir tavırla davranmak benim için çok zor da olsa, bazı kişilere karşı buna hakkım olduğunu da düşünüyorum. Keşke her zaman hem kucaklayıcı, ılımlı hem de dik olmayı başarabilsem. Son zamanlar, daha çok kabuğuma çekildim. Verici olmak yerine, geri durmaya çalışıp, kimi için çabalamak yerine iki kişi arasına, beşeri ilişkinin ortasına bir set çekmeyi başarıyorum. Başarmak derken, bu iyi bir başarı değil, biliyorum. Hayır demeyi bilemeyip kendimi korumaya bu şekilde alıyorum. Sonra bildiğimi yapıp, böyle iç huzurumla mutlu oluyorum. Şu dediklerimi somut örneklerle anlatabilmek çok daha iyi olurdu ancak bu mecrada mümkün değil. Ben kendimi ruhsal olarak böyle izole edebildim. Hem biraz içinde, hem biraz dışında. Şu günlerdeki gündem de buna müsade ettiği için bu yol şimdilik beni rahatlattı. Sonrasında nasıl olur bilmem… Bu günlük söyleyecek başka bir şeyim yok 😊

  • Özlemişim

    Yazı yazmayı, her telden tüttürmeyi çok özledim. Benim için bir özgürlük alanıymış bu. Çok iyi anladım. Bir süredir doğru düzgün kitap bile okuyamıyorum. İçim almıyor. Gözlerim erken sukoyverdiler. Harfler sanki birbiri ardına yaslanmış, okuma beni diyor. Baş ağrısı var bu ara. Çoğu zaman gergin oluyorum. Sağlıklı kalabildiğimiz için şükür bol bol ve dua ediyorum aklıma geldikçe. Benim yeni bir silkelenmeye ihtiyacım var, uzun sürecek ve iyi ki diyeceğim bir yolu yeniden katetmeye. Bana bunları hissettiren ne biliyorum. Yorgunluk ve fazla hissetmem her dış uyaranı. Biliyorum bir Hadi’ ye bakıyor her şey. Çok yoruldum bu ara ve ben artık koyvermek istiyorum. İpin ucu kaçmasın, bunu da kontrol edebilirim diyorum ama. İnsanın kendine laf anlatması ne zormuş. Kimseyi istemiyorum. Dün düşündüm. Kimi arasam da konuşsam, sonra yine vazgeçtim. Kim ile, ne konuşabileceğim ki. Herkes bir tuhaf devinim içinde. Bu günler elbet öyle böyle geçecek. Bu tuhaf, olmasa iyiymiş dediğimiz her şey su gibi akıp gidecek. Geriye, sadece insan, en yalın haliyle, sanki çıplak bir ruh gibi kalacak. Bu sonsuz kötü uyaran, her türlü felaket senaryosu, bir şeyler bekler gibi, aportta bekleme hali de bitecek bir gün. Yazmak, ne çok özlemişim seni. Birkaç yıldır, çocuklara yeni yıl gelmeden birer kar küresi alıyorum. Onlar bunu, bu zamanda yaptığımı belki bilmiyorlar. Evdeki sonsuz ıvır zıvır oyuncağın içinde bir küre belki onlar için. Bu sene de alacağım onlara birer yeni yıl küresi. İçinde en çok umut barındıran, huzur çağıran, sağlık fışkıran, baktıkça bizi görmediğiniz yerlere götüren. Yazmak, ne çok özlemişim seni….

  • Ziya Paşa sevdası

    Bu sabah Bahçelievler’ e gelirken tam da böyle bir şey dedim kendime. İşte sebebi bu. Aidiyet duygusu. Benim şu an yaşadığım şehirde eksikliğini hissettiğim bu işte. Benim gibi alışkanlıklarına bağlı insanların ortak sorunudur belki. Çok çabuk ortama uygun kabuk değiştiremeyen ben, evlendikten sonra daha hızlı ortam değişikliklerine uyum sağlar oldum. Peki içimdeki o belirsizlik hissi doldu mu? Buna yanıtım kesin bir şekilde hayır. Artık yeni düzenimin yerleşik insanı olsam da, hep yaşanmışlık aradım. Uşak’ ta sanki kurulu bir oyun şehrinin mekanları var. Oralarla ve insanlarıyla tanıştım, tanıştırıldım. Bur sürü taş koydum geçen günlerimin üzerine. Ailem büyüdü. Ben de biraz büyüdüm. Biraz içime döndüm. Dedim ki az evvel, tam da şu Ziya Paşa yazısını görünce; şu an yaşadığım şehrin sokağında koşmadım ki, hiç kapısını çocukken çaldığım bir komşum da yok. Annemin evinde, dolabın kapağında duran salçayı beyaz ekmeğe hızlıca sürüp evden çıkmışlığım da yok. İşim olmayan yerleri de bilirim Uşak’ ta. Ama bir tane caddesinde bisikletimle sabah 7′ den aksam ezanını kadar gezmedim. Hiç dizlerim de kanamadı o sokaklarda. Ziya Paşa’ yı durmadan özlüyor değilim elbet. Kim ne derse desin, söz çok doğru. İnsanın anayurdu çocukluğudur. Nereye gidersem çocukluğumu da götürüyorum. Çünkü benim içimde. Bazen bir boşluk hissediyorum. Hayat ne kadar yolunda gitse de, bilemiyorum nereden tutsam da dolsa diye. İşte böyle. Ben de herkes gibi kurduğum düzende, kendime göre iyi ki ve keşkelerle yaşıyorum. Skora bakarsam gayet iyi bir puanlama benimki. Ben uzun zamandır herhangi bir şeyden veya insan davranışından şikayet etmiyorum. Şükürlerim çok benim. Yine de soruyorum kendime. Şartlar daha farklı olsa, daha çok hisseder miydim şu an yaşadığım şehri. Belki deli gibi hasret duymazdım her sokağını bildiğim bu semte aklıma vurdukça. İşte böyle. Bugün de böyle geldi geçti benden. Istanbul…Yaşanmazsın belki ama içimizde yaşatırsın kendini…

  • Sosyal medya yalanları

    Dün Instagram’da bir paylaşıma denk geldim. Severek takip ettiğim biri, cami avlusunda rahmetlinin ruhu için okuduğu Yasin-i Şerif’ i paylaşıp, ona da nasip oldu gibi bir şey yazmış. İnsanlar bir şeyi o an gerçekten hissedip yaşayıp, fotoğrafını çekip nasıl takipçileriyle paylaşıyor diye düşündüm. Hepimiz, bu mecradaki, ben de dahil ne meraklıyız paylaşmaya. Komşumuzun nasıl bir evi olduğunu Instagram üzerinden yaptığı canlı yayınla görüyoruz. Yüz yüze geldiğimizde, emojili konuşmaların esamesi okunmuyor. Gerçeklik anlamsız artık. Varsa yoksa paylaşım yapmak. İstanbul’ da kuaföre gittiğimde, salondaki müşterilerden biri bağıra bağıra görüntülü olarak konuşuyordu. Tüm mevzuları, onu instada gördüm, şurada durum paylaşmış. Ben öyle yapınca, böyle davrandı, dedikodu gırla. Yahu, gerçek hayata ne oldu? Sahiden biz hissediyor muyduk? Ne zaman böyle olduk. Instagram benim kullandığım tek sosyal medya mecrası. Çoğu zaman faydalı buluyorum. Ama midem bulandı dün ve bugün. Diyorum ki galiba bir benim başaramayan, büyük işler kotaramayan, tüm sağlıklı yaşam konulu hesapları takip edip yuh sana diyen. Ben kıymalı makarna aş erip, 2 ayda 5 kg zar zor verebiliyorken, insanların her daim fit oluşu, uyuyan bebekler, dingin ruhlar, düzenli evler, çok sağlıklı beşeri ilişkiler falan derken, ha evet bir de filtreler eklenince, instagram sosyal hayatımızda göremediğimiz yeni sosyal baskı türü oldu. İnsanlar birbirlerinin hayatlarına çok rahat erişebiliyor ve müdahil oluyor. Hakaret edip yargılayabiliyor. İnstamomlar var, özellikle onlar şahane. Aylar önce, bir hesapta her gün bir annenin bebeği ile olan günü video ile paylaşılıyordu. Sadece evet sadece birine denk geldim. Sabah Kerem’in aylarında olan bir bebek uyanıyor, oyuncak köşesinde oyuncaklarıyla oynuyor. O sırada annesi kahvaltı hazırlıyor. Bebek o muhteşem kahvaltıyı yapıp oynuyor yine. Uykusu gelince annesi yatağa koyuyor, uyanınca mor havuçlu kıymalı pırasayı yiyor ve tatatamm. Ben ise elimden geleni yapıp, her türlü bilgi kaynağına ve insana erişmeye çalışıp, sonunda duvara tosluyorum. Ama gerçek bu, gerçek olan onlar değil. Ya da bize gösterilen kadarını biliyoruz. Biliyorum, yalnız değilim😊

  • Sen kimsin?

    Neye göre ve kime göre kanaatkar olmak ya da kim olduğumuza göre mi bu düzeni sürdürmek? Bugün bunu düşündüm. Kurduğumuz düzenin en hakiki piyonu olup bu oyunda baş kahraman olmamıza rağmen en ağır görevleri yüklenmiş olmak mı? Sorunu sorun gibi görmeyip, konfor alanından hiç çıkmaya yeltenmemek mi, yoksa bir sonraki adıma geçip oyunu değiştirip, bize sunulan alandan hiç çıkmamış olmayı dilemek mi, yoksa oh be demek mi? Kimin hangisine muktedir olacağı bilinmez. Biz kadınlardan bahsediyorum. “Yuvayı dişi kuş yapar” sözünü duya duya büyümüş biz kadınlar, üzerimize yapışan sıfatları layıkıyla hak etmek için, bize hangi topu atarlarsa tutuyoruz. Ben öyleyim. Bunu da neden ben yapıyorum demiyorum. Fikrini ayan beyan söylemek seni biraz defolu yapıyor.Ben bunu yazınca bile, acaba nesi var da yazıyor deniyor. Evet, bunu duydum. Konu düz yoldan gidersen benimle ilgili değil. Ama dolaylı yoldan gidince evet düpedüz benimle ilgili. Kadınım ben, anne, evde çalışan anne, iş dışında çalışan anne ve işte çalışan anne. Konu benim ve hemcinslerimin sıfatları ve bu tuhaf sarmal ile ilgili. Her 8 Mart’ ta, her şiddet gündeme geldiğinde yazasım gelse de, beyhude diyor, vazgeçiyorum.Bize öğretilene göre, asıl önemli olan kuyruğunu tilki gibi dik tutmak. Sanki etraf denen güruh, bunu dayatıyor bize. Sen sen ol kızım, salma yelkenleri suya, dik dur diyor. Kadın, sıfatlarıyla, insanların, hem de çoğu hemcinsleri tarafından uydurulan yakıştırmalarıyla kadın, üzerine düşen düşmeyen her işi yaparak, yapmaya çalışarak var oluyor. Çocuklar mesela kadının. Çünkü anne. Mesela ben sadece çocuklarla özdeşim. Çoğu kimse benim hatırımı sormaz. Çocuklar nasıl der. Ya da ileride gerçekten bir kitap yazmak isteğim olduğunu söylediğimde, çocuklar ile mi ilgili olacak diye sorulabiliyor. Bazen, bu ara daha sık soruyorum kendime, Atiye dizisindeki gibi “Sen kimsin?” Ya da kimdin???

  • İletişim

    Buralarda bir söz var. Karnı dolu olmak. Konuşacaksın ama çıkmıyor laf. Belki istiyorsun söylesem diye, belki söylemesem daha iyi diye düşündüğünden olacak karnın böyle dolu işte. O kadar çok habere, bilgiye, sürekli değişime maruz kalıyoruz ki, gündem hızla değişiyor yaşadığımız yerlerde. Eskiden daha kesin tepkiler verirdim kendimce yanlış bulduğum her şeye.Sonra baktım bu cısss bir şey, susayım dedim. Epeydir de susuyorum. Düşündüğüm kendime. Ama insanın yaratılışı var, doğuştan gelen bir kendisi. Ki, coşkuyla bekliyor seni. Bazen hissederek yaşamak istiyorsun, sesli sesli gürlemek de yeri geldiğinde.
    Bu düşünceler, lise arkadaşlarımla olan grubumuzdaki sohbetten sonra geldi aklıma. Şimdi cümleler kısa, kabul edişler sessiz, hayat olabildiğince hızlı, hissetmek o anda bile mıhlanıp kalamıyor. Bunun adı nedir bilmiyorum. Bazen tepkisizlik yoruyor beni, çabuk tüketmek her gündemi. Hislerim uyuşmuş gibi düşünüp, niye ben tepkisizleştim diyorum. Gücümün yettiğine çıkıyor sesim, sonrası pişmanlık. Keşke iletişim denen şu sihirli kelime öyle güzel vuku bulsa, öyle güzel anlatılabilse istediklerimiz, kırmadan, dökmeden. Ama mümkün değil, ne evladınla ne de bazen başkasıyla. O iletişim yolunu bulup hakkıyla yürütmek, hakkıyla anlamak ve anlaşılmak. Bugün yazasım var. Kusurlarım varsa yine affola. Bu arada mesaj kaygılı yazmıyorum. Yani anlattıklarım şikayet değil, tavsiye almayı da isteyerek yazmıyorum. Sadece paylaşmak istiyor, belki birinin dilinin ucundakini yazıya dökebilmiş olmayı umut ediyorum.

  • İyi ki doğdun annem

    Bir yerlerde okumuştum. Hatırımda kalmış. İnsanlara ” Eğer yeniden dünyaya gelme şansınız olsa, annenizin başka biri olmasını ister miydiniz?” diye sormuşlar. Çok büyük bir kesim annesini hiç kimseye değişmeyeceğini söylemiş. Düşünsenize 70 yaşına gelebildiniz, belki anneniz artık sizinle değil yahut Allah ömür verdi, sizinle; ki şanslısınız. Biliyorsunuz, türlü türlü huyu var annenizin, belki zaman zaman siz de katlanamıyorsunuz ama ” annem” diye başlayan bir türkü, şarkı duysanız, gözleriniz nemleniyor,sesiniz titriyor. Ben de annemi kimselere değişmem. Farklı şehirlerde yaşıyor olmamıza rağmen, annemi aradığımda, telefonu “Efendim kızımm” diye açabileceğini bilmek benim güvenli alanım, huzurlu bir rutin belki benim için. Anneliğim de, anneme bakışım da epey evrildi. Hakkını vermek için çabaladığım hayatımda en büyük kavgayı kendimle ettiğim günlerden bugünlere gelene kadar, her zaman, annem var dedim. İyi ki var. Annem var ve ben halen çocuğum. Annem var ve çocukluğumun arka bahçesinde halen çiçekler var, evde menekşeler, dolapta yaş pasta, fırında kıymalı pide. Hatta yıkılmış gitmiş, yerinde iş merkezi olan Ünverdi Sineması’ nda Kemal Sunal filmleri gösteriliyor. Annem var ve evet çocukluğum da canlı, ilk gençlik yılları koşar adım, düşe kalka, genç kadınlık zamanları geçiyorken annem var ki, ben hem onun çocuğu, hem oğlanların annesiyim. Bugün annemin doğumgünü. İyi ki var annem. Annem iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizimlesin❤️🙏

  • Şükür

    Bizim evde baba ile yenilen akşam yemekleri çok nadir olur. Çocuklar da, ben de bunu kabul etmiş gibiyiz. Bugün iftar sofrasında, beşimiz bir arada, ezanın okunmasını beklerken, Kerem zorla oturtulduğu mama sandalyesinde mızıldıyor, Alp ile Mert yine didişiyorken ” Çocuklar, bir şey söylemek istiyorum” dedim. ” Bazı anlar insana o an çok sıradan gibi gelir ama yokluğunda ne kadar değerli olduğunu anlarız. Tıpkı şimdi bir arada olup birlikte, sağlıkla bu masada olabilmemiz gibi “dedim. Alp, daha ben belki üçüncü kelimemi söylemeden ” tamam, tamam” demeye başladı. Yine lafı ağzıma tıktı. Söylediğim her lafı, bir nasihat sanarak ondaki “ben”(anne) algısını kolay kolay aşamayacağımı biliyorum. Konum bu da değil aslında. Kıymet bilmek diye bir şey var. Yaşarken, ne büyük zenginlik olduğunu bilmediğimiz binlerce an var. Şikayet ettiğimiz çoğu şey, bazen iyi ki var. Bu günler çok fazla dram içeriyor. Eğer sağlıkla geçersek şu günleri, hatırımızda çok buruk kalacağı kesin. Yine çember daraldı. Bu sefer yorgunluk var, bıkkınlık var, ekonomik zorluklar, duyduğun giden çınarların, gencecik insanların haberlerine boynunu büküp üzülmek var. Elimizde ne kaldıysa, belki de tadını çıkarmak gerek. Bir daha yaşanır mı bilemeyeceğim her anı bana bir lütufmuş gibi yaşamak istiyorum. Dua ediyorum aklıma geldikçe. Allah’ım aç kalp gözünü ne olur şu kalbi tükenmiş insanların diye. Ama kime dokunsan haklı, kimi tükenmiş, kimi gelgitlerde, kimi ekmeğinin peşinde, bir şey görecek gibi değil. Şairin dediği gibi; ” Nerede o gördüklerim, nerede o beklediğim, rengi başka, tadı başka…” Herkes için huzur, sabır, sağlık diliyorum bu mübarek ayda..

  • Kırılma noktası

    Herşeyin bir kırılma noktası olduğunu düşünenlerdenim. Elimizde cam bir bardak var mesela, bıraksak tuzla buz olacak. Kırıldığı bir dert, bir de ortalık berbat olacak. Cam bardak bir gün kırılacak. Belki istemediğimiz halde birinin değişen yolu gibi olacak bu bardak, kırılacak. Elimizde tuttuğumuz çok şey zamanı gelince zaten değişecek, başka bir yola girecek. İnanıyorum günün dönmesine de, hayatın başka bir yöne doğru evrilmesine. Belki konfor alanımızdan çıkıp, suyun yönünü değiştirmek gayreti ile olacak belki de kader deyip, suyun yönü mecburen değişecek. Elbet, bir gün yolunda giden, gitmeyen ne varsa farklı bir form alacak. Şu çok ciddiye aldığımız bu yolculukta, hep varılacak yeri düşünmekten yolun keyfini çıkarmayı unutuyoruz. Hep bir sonraki safhaya geçmek için, gerçekleşmesi gerekenler var da, onu bekliyor gibiyiz çoğumuz. Hâlbuki bihaberiz yarına ne yazılmış bizim payımıza. Neyi bekliyoruz ki. Akşamdan senaryoyu yeniden yazıp, sabah bir önceki senaryonun kurgusunu yapmaya devam ediyoruz. Bir gün, bir şeyler olacak ve irademiz dışında belki mukadderat diyerek sabredeceğiz ve alışacağız yeni düzenimize. En nihayetinde, herkes için bir gün, dönüm noktaları olacak, biz bunlara da alışacağız. Zor olacak, imkansız olacak ama alışacağız. İşte bugün bunu düşündüm. İmkansız olduğunu düşündüğümüz bir an gelmeyecek gibi olacak ama gelecek. Kim olduğumuza bağlı olmaksızın, iyi veya kötü, bir şeyler geride kalacak. Kalemle kaseti sarardık ya, yine sarıp, bu sefer başka şarkı dinleyeceğiz belki de. Kim bilir…

  • Anneler Günü

    Annelik içgüdüseldir, babalık öğrenilir diyenler var. Evet anne olmayı istedim. Allah bana, 3 evladımın kokusunu içime çekmeyi nasip etti. Yüce Allah’ıma sonsuz teşekkür ederim. Bundan 12 yıl önce anne olduğumda, oğlumu ilk gördüğümde ay ne güzel şey falan demedim, içimde kelebekler de uçmadı. Zaten apar topar girdiğim sezaryen psikolojisi ile gözlerim ağlamaktan şişmişti. Bebeğim cerrahi bir operasyon sonucu, ben baygınken çıkarılmıştı. Hem ben doğum mu yapmıştım. Normal doğum yapsaydım da görseydim sancı ne demekti.Eve geldik. Bu sefer sütün yok dendi. Bebek durmadan ağlıyor ve uyumuyordu. Kitaplarda 18 saat uyur deniyordu. Hâlbuki benim bebeğim 15 dakika bile uyumuyordu. Çok gazlıydı belki ama ilk dört ay zaten gaz da olmazdı. Sonra ilk günler istemedim onu. Mehmet’ e durup durup ” Biz ne yaptık?” diyordum. Kendi depresyonum ile sürekli ağlayan bir bebekle beraber mücadele etmeye çalışıyordum. Kimse beni anlamıyordu. Sütün yok, doymuyor, bu nasıl bebek diyorlardı. Bebek ağlarken, ona öfkelenip ” Bırak ağlasın” diyordum. Sonra içim geçip gözümü kapadığımda, bir beşiğin içinde bebeğim sürüklenip gidiyordu. Ben bir şey yapamıyordum. Çok şükür ki çok kısa sürdü. Ama beni duygudan duyguya vurdu. Kolay olmayan günlermiş. Sonradan anladım. Anneler günü ile ilgili benim de edecek lafım olsun istedim. Eşim bana ilk anneler gününde tost makinesi almıştı. Çok bozulmuş, ama o an birşey diyememiştim. Anne olarak en çok anlaşılmayı istedim, özledim. Benim istediğim, bir tost makinesinden çok destek, anlayış, empatiydi. Anneyim diye, kendimi kimsenin hayatının merkezine de oturtmadım. Tüm kendimden geçişime, aklımın bir köşesinde kalan, artık gerçekleşmeyecek istek ve arzularıma rağmen anne olmaktan hiç pişman olmadım. Anneler günü bir gün değil, anneler ve çocukları oldukça her zaman var olacak. Evlatlarına tüm kalbiyle annelik yapmaya çalışan, doğurmuş, doğurmamış tüm annelerin anneler gününü kutlarım.