-
Bayram sabahı
Bayram, hepimiz için başka birşey anımsatıyor. Bayram, sabah erkenden kalkıp baba ve oğulları namaza uğurlamak, kimi için dinlenmek üzere planlanmış bir tatil, kimi için kavuşmak, kimi için bazen değişmemiş ritüelleri tekrar tekrar yaşamak, bu ritüellerin birbirini tekrar etmesini bazen öylesine, tepkisizce yaşamak, yokluğunda ise deli gibi özlemek. Çok şeyler sıralanabilir bir bayram sabahı için. Böyle geçen ikinci bayram bu bayram. Bayram benim için şeker kaplı beyaz badem şekeri, sabah kabir ziyareti, anneanne babaanne evinde sürekli çalan kapıyı açmak, tüm ailenin söz birliği ettiği😊 klasik bayram tabağı demek. Şimdilerde başka. Hatta bu sabah, yeniden uykuya geçebilmek için başını göğsüme dayayıp uyumaya çalışan oğlum demek, sonra uykusunda terini değiştirmeye çalıştığım oğlumun durmadan anne diye bana sarılması, oğlumun yeni bir kıyafet giydiğinde hangi ara bu kadar büyümüş demem, aynaya bakıp “ne olmuş yahu gözümün parlaklığına” dediğim bir bayram bu bayram. İyisi, kötüsü ile bir bayram sabahı işte bu sabah da. Takvimden bir yaprak belki henüz acıları taze olmayanlar için, yazmaya cesaret edemediğim ciğerleri gitmiş olanlar için öyle değil ama. O kadar çok öykü duyduk ki. Biz dinlerken nasıl yaşadılar ki dedik. Hayat bu ölüm elbet var da. Geçen bayram anası babası ile oturduğu sofraya oturamayan, öptüğü eli alnına koyamayan var bu bayram. TV haber kanallarında, gecenin karanlığını daha da karartan füzelerle ölen ana kuzuları var. Yok karamsar değilim. Ama gerçekler bunlar. İnsanım. Duygularım var, duydukça, gördükçe hissetmekten, duygularımın dalgalanmasından geri duramıyorum. Bu bayram öyle bir bayram işte. Geçenlerde, Kaan Sekban’ ın SMA’ lı bir çocuğumuz için yürüttüğü ve başarıya ulaşan yardım kampanyası ile ilgili yazısını okudum. Öyle anlamlı yazmış ki; demiş ki özetle: ” Bugün,dünya halen berbat bir yer ama, umudum var.” Allah bizi böyle yaratmış, vazgeçmeyen, umut eden, düşse de kalkan. Bir tarafta olağanca girdabı hayatın, bir tarafta bayram. Ben yine de, bizim ailenin klasik bayram tabağını hazırladım. Evde çocuklarıma bayram olduğunu hissettiriyorum. Ağacımın ışıklarını açtım, çikolata kasesini doldurdum. Evim temiz. Hatta Mert akşama toplayacağı şekerleri anlata anlata yatağa gitti dün. Büyüklerimin ellerinden öperim, çocukları kocaman sararım. Hepimize mutlu bayramlar 💐
-
Yazmak her zaman anlatamaz
Çocuk olmak güzel şey. Artık çocuk olamayacağımıza göre, bir çocuğun gözleriyle görmek güzel şey diyeyim. Ben çocuklara:
– Dede olasınız, sakallarınız böyle beyaz beyaz olsun” diyorum.
Mert:
– Anneee, öyle deme sürekli, ben büyümek istemiyorum” diyor.
Öğretmeninin Mert’i tanımlarken kurduğu cümlenin bir yeri şöyleydi:
– Çocuk olmanın saflığını, doğallığını koruyabilmiş ….
Mert’ in bugün yaptığı peluş oyuncak listesini görünce anlık duygular geçti benden yine. Bu sefer dökemedim yazıya. Hissettiklerim söyleyebildiklerimden çok fazla oluyor bazen. Yazsam kusurlu oluyor. Keşke tüm çocuklar çocuk gibi büyüme şansına sahip olabilseydi diye düşündüm sadece… -
Babama…
Babalar ve kızları…Ben babamın küçük kızıyım. Ablamdan sonra gelen 2. kız evlat. Babamın da, annemin de ” kara kızıyım”. Karalığım, 1 yaşında tanıştığımız Kumburgaz yazlarından gelen lakabım. Sudan çıkmadığım ve kumdan ayrılmadığım için rengim bir türlü kışın dahi açılmazdı. Öylelikle adım kara kız kaldı. Böyle babalar günü gibi günlere pek anlam yüklemesek de, hepimizin gözünden bir bulut, bazen bir sis geçiyor. Bazen gözyaşı, bazen mutluluk oluyor. Bazen hesaplaşma, bazen keşke, bazen iyi ki… Babam sosyal medya kullanmadığı için, yazılarımı okumuyor. Ben de pek göndermiyorum. Eğer okuyor olsaydı, çok hoşuna giderdi eminim. En son Şubat başında gördüm anne ve babamı. Bu sene pandemi derken ayrı düştük. Herkes sağlıklı olsun dedik, gelip gidemedik. Bazen diyorum ki, keşke şu yaşımın gözüyle bakabilseymişim babama da, anneme de. Babamı otorite gibi gördüğüm günlerden, sırtımı yasladığım dağım olarak düşündüğüm bu günlere gelmek ne güzel. Babam şöyle derdi anneme:
– Kızlarım baba evinde görsün her şeyi.
Bana göre hiçbir şeyi eksik etmedi. Her şeyi de baba evinde gördüm. Dediğini yaptı. Çok gezerdik, bize göre en güzel yerlerde yemek yerdik. Pazar günü, arabaya binip, arka koltuğa dönüp:
– Et mi balık mı? derdi.
Balıksa, Balık Osman’ a, etse Uludağ Et Lokantası’ na götürürdü.
Sonra, bazı hafta sonları erkenden cümbür cemaat Bursa’ ya giderdik. Hep kendimize göre, kendi anladığımız gibi. Bir dönem bize çok anlamsız geldi. Belki o zor ergen dönemlerdi. Birbirimizi çok anlayamadık. O da geçti. Şimdi torunların sırası. Şimdi biz o ergen dönemleri geçmeye çalışıyoruz. Babam torunlarıyla lokum😊 Hayatın döngüsü bu olsa gerek. Bu aralar babamı daha çok görmek istiyorum. Görüntülü arasam bir an önce gitmek istiyorum yeniden yanlarına. Zaman çok sınır tanımaz geçiyor. Allah hayatta olan tüm babalara sağlıklı, uzun ömürler versin. Bizim babamıza da. Ben halen babamın küçük kızıyım. Bize gösteremediği kocaman sevgisi ile kollarının altına aldığı kızlarıyız… Halen… -
Kendimi dinlediğim bir an
Öylesine geçip gittiğimiz yerlerde açan çiçekler vardır, görmeyiz. Toprağın üstünde kurumuş otların arasından çıkmış hercailer, özenli bir peyzajın arasından çıkan uyku çiçekleri, çok zamanlar geçirmiş ulu ağaçların yarılmış gövdelerinde açan envai çeşit filiz dal…. Bana neler anlatır bir bilseniz…Hayatı seyreyleyip gitmek var, hercailerin renklerini görmek var. Bazen böyle anlar olur, mesaj kaygılı geçer pek çok şey gözümün önünden. Mert’ i okul kapısında beklerken bir kız çocuğu gördüm. Gözleri o kadar anlamlı, o kadar güzel hareliydi ki. Evet, kelime bu olmalı. Hareli güzel gözleri olan kız çocuğu. Biz de öyle değil miydik? Ben bir kız çocuğuydum. Şimdiyse, o kız çocuğu gitti, üzerime yapışmış sıfatlarımla görevlerimi yerine getirme gayretindeyim. Gözümün önünde , başımın tam sağ yanında bir şerit geçiyor. Evet bu iş tamamlandı, bu da bitti, bu da. Büyümek de zor, büyütmek de. Çocukların her dönem büyüme ataklarını karşılamak, kafamın içinde sağda solda okuduklarımın yankılanması, dijital dünyada da yaşamak, artan kalabalık ve yalnızlıklar. Nihayetinde yalnız kalıyoruz. Kendimi dinlediğim bir akşamdayım yine. Bazen böyle olur, nadir olur ama olur. Kolum kanadım kırık gibi olur. Üzülürüm bu hengameye. Her şey çok basit yaşanabilse derim, belki de öyle hissetmek isterim. Hercainin rengini, o solmuş yaprakların üzerinde açan petunyaları nasıl daha önce görmediğime şaşırırım. Güzel anlamlı bakan bir çift göz çok şey anlatır.
Böyle bir akşam işte, yine kendimi dinledim. Bugün bu yastığa başımı koyup unutacağım kulağıma kendi söylediklerimi. Güzel uykularında olan evlatların kokusunu çektim içime. Bu anda kalacağım… Sağlıkla, sevgiyle… -
Koyversem
Dün bir TV programına denk geldim. Programın sunucusu “40 yıl önce annemi kaybettim. Hastaneden bana gönderdiği mektupları evi toparlarken buldum. Bir çocuk olarak ne kadar çok sevildiğimi yeniden hatırladım ve bu duyguyla günlerdir baş etmeye çalışıyorum” dedi. Aslında çok daha güzel ifade etti. Aklımda kelimeler hep ardı sıra dizilmiş, bir yazının girizgahını oluşturacak gibi bekliyorken, ben onları her seferinde havada kaybediyorum. Benim nereye gittiğini bilmediğim, havada yazılı kelimeler cennetine gidiyordur belki. Yani kısacası yazamıyorum. Aklıma geldiği an ses kaydı yapmak yazmak gibi olmuyor. Ses kaydı da mümkün olmuyor gibi. Neyse, bu ara acaba hangi unutulmuş duygumu özledim diye düşünüyordum, Aslı Şafak’ ın TV programındaki o sözleri benim yazımın girişi oldu. Böyle, gönlümün titriyor oluşu, hisleri tercüme etmeye çalışıyor olmam bana bazen lüzumsuz bir gayret gibi geliyor. Çünkü hayat olanca hızı, çilesi, adaletsizliği ile yürüyüp giderken, şu olan bitene, sadece izleyici olarak bile, katlanabilmek artık insani duyguları kontrol edebilme çabasının çok daha üzerinde bir irade gerektiriyor. Bu da ayrı bir konu. Yani ben bunlardan bahsederken hep farkındayım olan bitenin. Hatta, hadi kızım, yaz, çiz ne düşünüyorsan diyorum ama çok fevri bir hareket olması bir yana, susma hakkımı ve susma statüsünde olma bilincimi kullanıyorum diyelim. Ben de hoşuma gitmeyen toplumsal çarpıklıkları işte burada diye göstermek istesem de, yazamıyorum işte. Hep bir frene basma hâli var bende. Koyversem olmayacak diye tutturdum kendi kendime. Unuttum sevdiğim şeylerin bana hissettirdiklerini. Unuttuğum duygularım var dedim ya, yani, yapabildiklerimin bana hissettirdiklerinden bahsediyorum. Mesela kendim olmak. Gerçekten kendim gibi yaşamak, ruhumu doyurmak, odaklanmak, istediğim insanları yamacımda, diğerlerini ötede tutabilmek, kitaplara kendimi kaptırabilmek, zaman ayırmayı kahve içmenin çok ötesinde algılayabilmek, birinin kıymetlisi olmak, içimdeki öğrenme aşkını yeniden ateşlemek, yağmurlu İstanbul trafiğinde Nihat’la Curcuna dinlemek, eski bir şarkıyı yanda bekleyen araçtaki insana aldırmadan bağıra bağıra söyleyebilmek… Listem uzun. Bu yazıyı yine zor yazdım. Benim yazma hevesim ile Kerem’ in uyku saati denk gelmiyor. Hiperaktif ötesi bir 3 numaram var. Yazım hatalarım varsa affola.
Not: Sevgili Şeyma, beni yazma konusunda motive ediyor:) 2 gün önce, ” Yatırımların karşılık buluyor abla” dedi. Mert ile Aziz Sancar’ a mektup yazmışlar. Şeyma’ nın dediği gibi; yatırımlarım belki karşılık buluyordur.🙏 -
Bir gün bir kitap yazarsam
Bir gün bir kitap yazarsam, adı ya Tuzlu Ekmek” olmalı, ya da ” Hep Aşktan”. İkincisi daha doğru anlatırdı yakın geçmişi. Bazılarımız, “kendimize göre” lokomotifi kendi yönümüzde çekmek isterken, yönü başka yöne çekilen olduk. Bana göre mesela, oklar başka yönü gösteriyordu ve ben şimdi şu noktanın gösterdiği bir yer imleciyim. Tam da burada.Elbet bizi besleyen bu yaşantıda iyi kiler ve keşkeler var. O yüzden dedim, bir kitap yazsam adı kuvvetle muhtemel “Hep Aşktan” olurdu. Kitap da ben gibi biraz acemi ama içten olurdu eminim. Söylenmemiş sözleri söyler ama bir yarım hikaye bırakırdım herkese. Aynı şimdi olduğu gibi. Dedim ya “Hep Aşktan”, yani yönü kendime çevirmek yerine, birlikte yürüdüğün kişinin yönünde yürümek hep bir vazgeçiş. Bir süre sonra anlıyor insan nelerden vazgeçtiğini. Aklıma hep o film geliyor paranoyak bir şekilde.Ya o metroya binmeseydi kadın diyorum. “Sliding Doors” adlı filmdeki gibi olur muydu diyorum aklıma geldikçe. Peki vazgeçtiklerim beni biraz büyüttü veya eksilttiyse.Bunlar da mı hep aşktan? Peki aşktan diyelim, dürüst de olmuyor pek ya, hadi, tevazu gösterip nazik olalım. Neden ben vazgeçmeliyim ya da neden ben kadın olarak toplumun, erkeğin bana çizdiği oyun alanında yaşamalıyım? Belki suçu başkasına atıp, kendi yapamadıklarımı yüklüyorum diyorum belki de gerçekten böyledir. Dışarıdan nasıl göründüğüne bazı zamanlar çok aldırmıyorum. Vazgeçtiğim ne varsa belki mükâfatını alacağım, belki de böyle bir avuntu benimkisi. Dediğim gibi iyi kiler ve keşkeler ile yaşayıp gidiyorum çoğu insan gibi. Ne iyi ki ne de keşke hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü zaman geri çevrilebilen bir çark değil, hep ileri diyor bana. Hep önüne bak, ileri diyor. Yoksa kırılır o taşıdıkların. Önüne bak ki var hedefine diyor.Hedefi unutuyor, tökezleyip durmak istiyorum. Ben de yoruldum, beni de anla diyorum ama nafile.Bugün bir paylaşıma denk geldim. Alıntı yaparak yazayım. “Gerginliği, duygu baskılamayı, ancak patlama anlarında duygu boşaltabilmeyi modelliyoruz diyordu. Çok doğru aslında. Keşke patlama noktasına gelmeden, elimi tutsa biri, hadi burada durmalısın dese, ben de kendime bu şansı tanısam. Elimde ne taşıdığımı unutsam, yolun da keyfini sürsem.
-
Lady
Bir şeyler yazabilmek benim adeta limanım… İçim dalgalanıyorken, suların durulduğu an, yazabildiğim zamanlar. Bazen; sanırım kafam gidiyor, eyvah diyorum. Gözümün önüne, eskilerden çokça okuduğum mizah dergilerindeki karikatürler geliyor. Birbiri ardına sanki o sayfaları çevirip, kendime uygun karikatürler seçerken buluyorum kendimi. Resimli hafıza diye bir kavram varsa bende ondan mevcut diyebilirim. İddia da edebilirim ama ispat noktasında birşey yapamam 🤗 Konuyu dallandırıp budaklandırma konusunda üstüme tanımıyorum desem yeridir. Sevdiğim bazı bloglar var. Mesela Blogcu Anne. #meğerbenfeministmişim etiketiyle bazı yazıları oluyor. Bu akşam, oldukça halsizdim. Geçmeyen kas ağrıları ve boyun ağrısından, çocukların uyuyup benim de başımı yastığa koyabilmem hayaliyle bir gayret yemekleri hazırladım. Her zamanki gibi çok huzurlu! bir ortamda yenen yemek sonrası, rutin bir şekilde yerleri siliyordum ki, (çünkü bizde yemeği çoğunlukla yer de yiyor), aklıma Leydi model Arçelik bulaşık makinesi geldi.(Tamamen çağrışım yöntemiyle geldi☺️) Sanırım Arçelik’ in Sir, Herr, Mr. sıfatlarıyla taçlandırdığı efsane bir bulaşık makinesi daha yok. Yani makinenin modeli bile dişil. Sonra, eve geçerken uğramıştım duygusu ile gelen eşimin ortalarda olmayıp, bir yerlerde uyuduğunu anladım. Ah dedim ben bu evin leydisiyim ya, koş kızım. Kerem sevdiğim orkidelerden birini çoktan kökünden sallayarak halletmiş, halının ortasına atmıştı. Aklıma yine o komik karikatürler geldi. Bak gerçek işte, hani çizgiydi dedim. Evin kadını tüm üzerine yapışan sıfatları layıkıyla taşıyan biri olmalı zaten. O kadar normalleştirildi ki biz kadınlar için her şey. Üzerime yapışan görevleri bir türlü azledemiyorum. Ha, bir de poh pohlanma kısmı var. Yani sadece bir kısmının başına geldiğini düşünüyorum, bana pek olmuyor. O da şöyle oluyor sanırım. On kaplan gücündesin, aslansın nevi şeyler ile, sürekli gaz verme durumunun hasıl olması da denebilir. Ama olmuyor sevgili okuyanlar. Bu biraz benim, biraz okuyanın, biraz da öylesine yaşayanın hayatı. Ne zaman farkındalık başlıyor, o zaman bir kurt kemiriyor aklını insan kadının. Yaa, diyorum,#meğerbenfeministmişim.
-
Hak ediyor muyuz?
Benim, benden yaşça küçük arkadaşım Şeyma, duygu kavanozlarından bahsetti. Bir eğitimde hocası, duygularımızı zihnimizde kavanozlara yerleştirdiğimizden bahsetmiş. Bana bu örneği, benim ona gönderdiğim yazıya atfen anlatmaya başladı. Aramızda yıllar var, benzer hayatları da yaşamıyoruz. Ama, birbirimizin duygusuna teğet geçiyoruz. Dediğimizi anlıyoruz. Aslında böyle demek istedim ile başlayan cümleler yerine, daha içi dolu, tok cümleler var. İletişim böyle olsa gerek. Hep insanların birbirini anlamadığından, anlaşılamamaktan bahsederiz. Bu kadar kolay aslında. İşin sırrı, duygunun sana geçmesi, sende kalması. Gerçekten ortak bir hissi yaşamış olmak veya bunun üzerine kafa yorabilmekte iş. Ben seni anlıyorum diye cümleler kurarken biz, kendimiz nasıl anlarsak öyle anlamış oluyoruz. Yani, anlamak da öznel. Artık, anlayıp dinlemek makul olan değil sanki. Hep yargılamak, hep altında bir çapanoğlu aramak var. Hani, gerçekten ey insanoğlu idik biz, farklı farklıydık ama bir idik. Kendim dahil, ses yükselterek anlaşılmaya çalışmaktan, ülkemdeki gergin ruhların yarattığı duygu bulutu altında ezilmekten, en ufak bir anlaşmazlıkta, bir durum mu var birader? bakışından daha iyi bir havayı hep birlikte hak etmiyor muyuz? Sizce?
-
Marshmallow Endeksi
Çoğu zaman elimizdeki zenginliği biliyor, görüyor ama onunla mutlu olmayı erteliyoruz. Elimizde avucumuzda ne tutuyorsak, ilelebet bizimle kalacak yanılgısındayız. Aslında hayatımız basit bir matematik. Anıları topluyor, biriktiriyoruz, çoğalıyor, eksiliyoruz ve sonra dağılıyoruz. Hayatın düzeni öyle veya böyle işliyor… İyi anıları, bize ortaklık eden insanları, duyguları sinemizde en kıymetli yerine koyarken, en zorlandıklarımıza göğüs germeye çalışıyor, yıpranıyoruz. Aynı anda aynı ruh tüm bunları hem yükselen bir coşkuyla kabul edip, hem de en şiddetli şekliyle yaşayabiliyor. İnsan en karmaşık yapıya sahip canlı ne de olsa. İnsan kendi kendinin sırrına bile varamıyorken, günlük hayatın insanı kaybeden gailesi ile, her gün bize sıradan geldiği için farkına varamadığımız pırıltılar yolumuza ışık olsun demeyi unutuyoruz. Kendi kendime bir ekonomi terimi buldum. Sadece kendim dillendiriyordum. “Mert’ in marshmallow endeksi”:)) Mert, her gün okul kantininde marshmallow fiyatının arttığından bahsediyor. Sanırım onun mutluluğa erişme hedefi daha uzak bir noktaya taşınıyor:)) Sadece evde böyle tatlı bir muhabbetin varlığının bile beni mutlu etmesi gerekirken, başka olumsuzluklara, kontrol etmeye gücümün yetemeyeceği, belki de varolması muhtemel şeyler için kendimi çeşitli senaryolar içinde bulduğum oluyor. Hâlbuki gün bugün. Evet yarın da var. Onu düşünmekten bugününü, anını unutmamak gerek. Bugün de benden inciler böyle olsun. İçimden geldi yazdım. Aralık 23, 2021.
-
Aslında çok da iyi bir hayatımız vardı…
Don’t Look Up filminde son sahnede profesör şöyle diyordu:
– Aslında çok da iyi bir hayatımız vardı.
Gelmekte olan sonun artık kapıda olduğunu biliyor ve hayatlarının zaten iyi olduğunu basit bir cümle ile kabul ediyordu. Ben filmleri baştan sona oturup izleyemiyorum. Sabah çok erken ya da çocuklar uyuduğunda, izleyebilecek birşeyler varsa, canım isterse izliyorum. Birkaç günde izlediğim bir filmdi. O nedenle, belki başka bir laf da, çok odaklansam içime işleyebilirdi. Filmdeki bu son laf benim için en anlamlısı oldu. Aslında çok da iyi bir hayatımız vardı. Keşke bilseydik biz de hayatın basit de yaşanabileceğini, herkese her şeyi gösterme çabası olmadan, içimizde ve sevdiklerimizle hissederek yaşasaydık dedim. Film gerçek bir kesit sanki. Olan biteni anlatıyor.
Kimse kimseyi dinlemiyor. Birileri bakın bu da var, bu olacak diyor. Onlara ruh hali bozuk muamelesi yapıp, en avam şekliyle bunu ifade edebiliyoruz. Aslında kimse birbirini anlamak bile istemiyor. Birinin acısına üzülüyoruz, o kadar kısa sürüyor ki bu durum. Sonra hayat devam ediyor, bu da benim hayatım diyerek haklı olarak yaşamaya devam ediyoruz. Bu ara kendimi çok iyi hissetmiyorum. Bu yılı öyle büyük umutlarla karşılamadım. Umut elbet olmalı, hatta çok da umut eden bir insanım. Bu yıl, Allah’ ım gördüğümüzden geri koyma bizi dedim. Sağlık, mutluluk, huzur diledim. Her yıl bir önceki yılı aratır gibi oluyor. İyi enerjileri çağırmayı öğrenebileceğimiz, birbirimizi sevebileceğimiz, kimseyi bir yerlere koyup kafamızın o raflarında kalmasına müsaade etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Sevgiyle.
Ocak 1, 2022